Taksim Cumhuriyet Anıtı

TaksimGeziParkı

İstanbul’un sıfır noktasında bulunan anıt Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna adanmıştır.

Taksim meydanının adı İstanbul’a suların bu meydandan taksim yapılması nedeniyle verilmiştir.

Bu nedeniyle anıt havuz şeklinde tasarlamıştır.

Ancak 6 taksitle yaptırılan anıtın son taksiti parasızlık yüzünden ödenemeyince tamamlanmadan havuzsuz bir şekilde 1928 yılında açılmıştır.

Denizanalarının ömrü kaç yıldır?

 Turritopsis Nutricula adlı denizanası ölümsüz mü?

Denizde yaşayan bir hayvan olan denizanaları omurgasızdır ve genelde denizde bir yere bağlanmadan serbestçe yaşar.Denizanalarının beyinleri bulunmamaktadır. Bunun yerinde sinir sistemleri ışığa ve kokuya duyarlı biçimde gelişmiştir.

Bilimadamları yaptıkları araştırmada, Turritopsis Nutricula adlı denizanasının yetişkinlikten sonra, genetik yapısını değiştirerek tekrar çocukluğuna döndüğünü ve bu sürecin sonsuza dek sürdüğü belirlemiş.

(https://www.webokur.net/forum/konu/deniz-anasi-kac-yil-yasar.23326/)

Aşk Anıtı

askanıtıTac Mahal denince akla, “Aşk Anıtı” gelmektedir. On yedinci yüzyılda Babür İmparatorluğunun 6. hükümdarı Şah Cihan’ın, vefat eden eşi Mümtaz Mahal adına inşa ettirdiği muhteşem bir şaheserdir.

Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak görülen Tac Mahal aynı zamanda dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmektedir.

Şah Cihan, Cennet” tasvirini yapılaştırmak gibi ciddi bir iddiayla yola çıkmıştır.

İngiliz Lordu Edward Lear’ın “İnsanlar ikiye ayrılır: Tac Mahal’i görenler ve görmeyenler” sözleri bize bu yapının mükemmelliğini  ifade ediyor.

Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt taşmahalolarak görülen Tac Mahal aynı zamanda “hüznü”de anlatıyor.

 

 

Tac Mahal aslında bir türbedir. Büyük bir aşkın sembolü ve vefânın türbesidir.

 

 

 

 

Şah Cihan, Tac Mahal’in yapımı belki daha bitmeden oğlu tarafından devrilmiş ve hayatını Tac Mahal manzaralı odasında hapis hayatı yaşayarak geçirmiştir.

 

Ama aşkın ve hüznün birlikteliğini en iyi Ümit Yaşar Oğuzcan anlatır:

Aşk Heykeli

bir gün bu şehrin en yüksek tepesine
senin heykelini dikeceğim
limana yanaşan gemilerden önce sen görüneceksin
sen yol göstereceksin karanlıklarda
pullarda senin resmin olacak
vitrinlerde senin fotoğrafların
bu şehre gelenlere
önce seni gösterecekler
bense dilediğim gibi
günün her saatinde yalnız seni göreceğim
ve
karlı, soğuk bir kış günü
senin o duygusuz ayaklarının dibinde
can vereceğim.

 

Bedava Seyahat Etmenin 5 Yolu

1. Woofing

WWOOF-Woofing

www.wwoof.org – Organik tarım yapılan çiftliklerde yemek ve konaklama karşılığı iş öneriliyor. Bu sitemde, 1 hafta veya yıllarca çalışmak mümkün.

İlk defa İngilterede, 1971 yılında başlayan ve şimdi yaklaşık 90 ülkede hizmet veren bu organizasyonda hemen herkese uygun bir iş var. Woofingolarak da tanımlanan bu yöntemle hiç deneyim olmayan konularda bile bilgi sahibi olup kendini geliştirmek ve yeni yetenekler kazanmak mümkün.

Ayrıca aynı çiftlikte woofing hizmeti için gelen diğer gezginlerle tanışıp yeni arkadaşlıklar kurma, takım çalışması konusunda kendini geliştirme fırsatı veriyor.

Türkiye’de Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği aracılığı ile hizmet veriliyor. “Ekolojik Çiftliklerde Tarım Turizmi ve Gönüllü Bilgi, Tecrübe Takası” projesi, kısa adıyla TaTuTa, WWOOF Türkiye projelerini yürütüyor.

 

2. Help Exchange

HelpX

www.helpx.net – Dünya çapında gönüllü hizmet için hostlarla gönüllüleri buluşturan bu site aracılığıyla özellikle Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve Amerika’da hem seyahatetmek hem de yeni ailelerle tanışıp yeni şeyler öğrenmek mümkün.

Evinde, bahçesinde, çiftliğinde veya işletmesine yardımcı bir ele ihtiyaç duyan host aileler bu yöntemle yetenekli ellere kavuşurken, bu sistemi kullanan gezginler de hem konaklama hem de yeme-içme masrafı yapmadan aileler için günde birkaç saat çalışarak karşılıklı fayda değişimi yapıyorlar.

HelpX sisteminde, Sunulan hizmet çit onarmak, ot ayıklamak, meyve toplamak olabileceği gibi, çeşitli sosyal hizmet sunun gruplarda okuldaki öğrencilere yardım etmek, özürlülere ders vermek veya bir restoranda garson olarak çalışmak da olabilir.

Avustralya’daki deneyimlerimden yola çıkarak hakkında detaylı bilgiler verdiğim Help Exchange Nedir yazısına mutlaka göz atın. İlginç geleceğine eminim.

 

3. Conservation Volunteers

Conservation-Volunteers

www.conservationvolunteers.com.au – Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer birkaç ülkede faaliyette olan bu organizasyonda, eko turizmi teşvik edip, doğal ortamları korumak için geliştirilmiş çeşitli kısa süreli projelerde takım halinde çalışma fırsatı veriyor.

Haftalık 100$ gibi bir ücret ödeyerek hem barınma hem de yiyecek ihtiyaçları karşılanabiliyor. İngiltere’de bulunan BTCV de (British Trust for Conservation Volunteers) benzer bir hizmet sunuyor.

 

4. Birleşmiş Milletler Gönüllüsü

Birleşmiş-Milletler-Gönüllü

www.unv.org – Doğal afetler sonrası, ülkelere sağlık ve ekonomik alanda yardım götürmek amacıyla Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulmuş bir organizasyon. Bu organizasyonda yer almak için tescillenmiş bir uzmanlık alanınızın ve deneyiminizi olması gerekiyor. BM bu amaçla ülkelerin bu alanda hizmet sunan sivil toplum örgütleri ile çalışmaktadır.

 

 

5. HF Tatil Programları İçin Grup Liderleri

HF-Holidays

www.hfholidays.co.uk –  Avrupanın yürüyerek tatil organize eden programlarından biri olan HF Holidays, yemek ve konaklama karşılığı bilgi ve yeteneklerinizi kullanarak Avrupa’nın 70’ten fazla destinasyonda gezmenizi sağlıyor.

Gittiğiniz ülkede konaklama ve yeme içme maliyetlerini karşılayarak sizden bir hizmet bekleyen bunların dışında yüzlerce farklı gönüllü programlar bulunuyor. Ingilizce biliyorsanız Google’da volunteer programs olarak arattığınızda önünüze çok değerli bilgiler çıkar. Çekinmeyin, araştırın, dahil olun, keşfedin!

(kaynak:https://gezgintech.com)

Atatürk’ün Son 100 Günü

Avrupa’dan doktor getirildiğinde iş işten geçmiş olacaktı, Mustafa Kemal, yaşamının son günlerine giriyordu…

31 Temmuz 1938 / “Sonuç, ciddi ve vahimdir.”
31 Temmuz 1938 / "Sonuç, ciddi ve vahimdir."
1 Temmuz günü önce Dr. Eppinger İstanbul‘a geldi ve diğer meslektaşını beklemeden hemen Atatürk’ü muayene etti. İlk tepkisi, kötü bir Fransızca’yla “Un cas triste (Güç bir vaka)” demek oldu.

Almanya‘dan davet edilen Prof. Bergmann, Avusturyalı meslektaşından bir gün sonra geldi ve o da, hastayı muayeneyle işe koyuldu.

Sonunda Türk ve yabancı hekimler bir arada toplanıp, son bir rapor yazmaya koyuldular. Adeta her kafadan bir ses çıkıyordu. Doktorlar o günkü raporda “Atatürk’te bir siroz vardır” ifadesini ilk kez bu netlikte yazdılar. Raporun sonundaki ifade ise aynen şöyleydi:“Sonuç, ciddi ve vahimdir.”

O gece Atatürk’ün Yaveri Salih Bozok, bir mektupla, bu sırrı, Ankara‘ya İsmet Paşa’ya duyurdu:

“Aziz ve Muhterem Büyüğüm İnönü,

Ben bu mektubu sonuna kadar yazmaya, siz de okumaya bilmem muvaffak olabilecek miyiz? Parmaklarım kırık, gözlerim kör olsaydı da ben size böyle acı bir mektup yazmaya muktedir olmasaydım. Fakat vatan aşkı, millet ve memleket sevgisi ile işittiklerimi, gördüklerimi acı ve feci de olsa size bildirmeyi bir vazife, bir borç bildim ve bu mektubu yazmak mecburiyetini hissettim.

Sevgili Paşam,

Büyük kurtarıcımız Atatürk’ümüz dün, ecnebi profesörlerin de bulunduğu bir sıhhî heyet tarafından muayene edildi. Konsültasyon neticesinde icap edenler yapıldı. Fakat bu konsültasyonda bulunan bazı doktor arkadaşlar tarafından bana mahrem olarak söylenenlere ve benim de görüp anladığıma göre Atatürk’ümüzün bugünkü sıhhî vaziyeti korkulacak kadar vahimdir. Kalbim parçalanarak size bu elim haberi vermek mecburiyetinde kaldığım için ayrıca acı duymaktayım. Artık buna göre ne yapmak ve nasıl bir tedbir almak lazımdır, bilemem. Ankara’da bulunduğunuz için buradaki vaziyetten sizi, memleket ve milletimin büyüğü, kıymetli İnönü’müzü haberdar etmekle vicdanî vazifemi yapmak istedim.

Gözyaşlarımla ve derin saygılarımla ellerinizden öperim.”

Bozok, bu mektubu oğlu Cemil’le Ankara’ya gönderdi.

3 Ağustos 1938 / ”Atatürk’ü gördüğün zaman, benim tarafımdan ellerini, yüzünü hasretle öper misin?”

3 Ağustos 1938 / ''Atatürk'ü gördüğün zaman, benim tarafımdan ellerini, yüzünü hasretle öper misin?''
İsmet Pasa, mektubu okuduktan sonra şu cevabı yazdı:

“Kardeşim Salih,

Mektubunuzu büyük teessürle okudum. Dayanılmaz bir surette yüreğim bir daha sızladı. Acılı duygularımı nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Vefalı, vatanperver kalbinizin elemlerini anlıyorum. Elimden geldiği kadar vaziyeti takip ettim. Hastalığın ciddi olduğu görülüyor. Ben, kuvvetli ümidimi muhafaza ediyorum. Hastalığın tevakkuf haline geçmesi ve vücudun kuvvetlenmesi ihtimali daima vardır. Son alınan sıhhî tedbirlerin de canımızdan sevgili hastamızın afiyeti için yeni bir ümit şulesi olduğuna inanıyorum.

Kardeşim Bozok,

Sevgili Atatürk’ü gördükçe, onun ümidinin sarsılmamasına ve mümkün olduğu kadar neşeli kalmasına çalışmalıyız. Yine en büyük sıhhî iyilik, onun maddî ve manevî kuvvetinden gelecektir. Beni haberdar etmek lütfunuza çok minnettarım Bozok. Teessürlü, ümitli olarak ve candan dua ederek takip ediyorum. Bergmann (Almandoktor) tecrübeli, şöhretli bir doktorimiş. Bu hastalığın seyrinde birdenbire iyilik, tevakkuf devresi husule geldiği vakimiş. Bu ihtimaller, çok ümit bağladığımız ışıklardır.

Atatürk’ü gördüğün zaman, yormayarak, benim tarafımdan ellerini, yüzünü hasretle öper misin? Mektuplarını daima beklerim. Gözlerim yaşlı olarak, muhabbetle gözlerinden tekrar tekrar öperim sevgili kardeşim.”

Salih Bozok neden durumu acilen İnönü’ye haber vermişti? “Ne tedbir alınır, bilemem”derken muhtemel bir iktidar boşluğunu mu kastediyordu?

Bu soruları yanıtlayabilmek için o günlerde Atatürk’ün Ankara ve İstanbul‘daki arkadaşları arasında alttan alta süren bir iktidar mücadelesinin filizlendiğini kabul etmek gerekir.

2 Eylül 1938 / “Atam, siz müsterih olunuz. Bu, daha önceki ameliyatlarınızdan da basittir”

2 Eylül 1938 / "Atam, siz müsterih olunuz. Bu, daha önceki ameliyatlarınızdan da basittir"
Ağustos ayı boyunca Atatürk’ün hastalığı ilerlemesini sürdüşmüş, eylül ayı başında ise karnındaki suyun şırıngayla alınması artık zorunlu hale gelmişti. Biriken suyun miktarı 10-12 litreyi bulmuştu. Bu yüzden Atatürk’ün nefesi daralıyor, sıkıntısı dayanılmaz bir hal alıyordu. Doktorları, Fissenger’nin üçüncü kez çağrılmasını ve onun huzurunda şırıngayla karından su alınmasını kararlaştırdılar.

Karındaki suyun çıkarılması için yataktaki konumunu biraz değiştirmek, vücudu sola döndürmek gerekecekti. Bu sayede alınacak su, karnın en altında toplanacak ve dışarı alınması kolaylaşmış olacaktı. Sonra da karın duvarı özel bir iğneyle delinecek ve içerideki su şırıngayla çıkarılacaktı.

Operasyonu yapacak olan Mim Kemal Öke, “Atam, siz müsterih olunuz. Bu, daha önceki ameliyatlarınızdan da basittir” dedi.

Atatürk düşündü ve uzun zamandır yapmayı düşündüğü bir iş için vaktin geldiğine hükmetti. Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı çağırttı. “Bu yolda konuşmak, benim için de, senin için de ağır bir şey, ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk… Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik; hatta bunun için bir de hususî kanun çıkarılmıştı. Su vasiyetname meselesi… Bugün yarın o işi bitirmeliyiz. Ne olur ne olmaz. İhtiyatlı olalım. Mal olarak nemiz varsa derhal bir listesini yap, bana getir.”

Hasan Rıza sarsıldı. Ama bu, Atatürk’ün emriydi. Bürosuna inip, kayıtları dökmeye başladı. Ata’nın tüm malvarlığının bir listesini yaptı. İş Bankası‘nda 1,5 milyon liraya yakın parası, hisse senetleri ve gayrimenkulleri vardı. Listeyi yanına alıp yeniden yukarı çıktı.

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri): “Atatürk listeyi aldı, tetkik etti. ‘Bunları ikiye ayıracağız’ dedi, ‘Bir kısmı hayatta bulunduğumuz müddetçe üzerimizde kalması lazım gelenlerdir: para, hisse senetleri, Çankaya’da köşkle eşyaları gibi… Yapacağımız vesikaya işte bunları koyacağız; diğerlerini, yani Çankaya’dan başka yerdeki evleri ve emlaki, Ankara‘ya avdet eder etmez, mahallî belediyelerine veya diğer kurumlara verir, muamelesini de yaptırırız’.”

Atatürk, sahip olduğu bütün para ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkul ve gayrimenkullerini Cumhuriyet Halk Partisi‘ne devretme kararındaydı. Ama bazı şartlan vardı.

Atatürk bu genel çerçeveyi çizdikten sonra ayrıntılara geçti. Soyak da bu ayrıntılara göre bir hukukçunun yardımıyla bir taslak metin hazırladı.

3 Eylül 1938 / “Eski dost’a sıcak bir jest”

3 Eylül 1938 / "Eski dost'a sıcak bir jest"
Ertesi sabah odanın kapılarını kapatıp, taslağın ayrıntıları üzerinde çalışmaya başladılar. İş Bankası‘ndaki para ve hisse senetleri yine İş Bankası tarafından gelirlendirilecekti. Atatürk, “Çünkü” dedi, “İş Bankası Celal (Bayar) Bey’in nezareti altında çok iyi çalıştı ve başarılı neticeler aldı.”

Sonra kız kardeşi ve manevî kızlarına ait maddelere geçti. Makbule, Afet, Sabiha, Ülkü, Rukiye ve Nebile, mirastan pay alacaklardı.

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri) : “Ben, yatağın sağ yanında ayakta duruyor, kendisini müthiş bir heyecan ve teessür içinde seyrediyordum. Çok sakindi. Arada bir, yazdıklarına da göz atıyordum. Hem yazıyor, hem de bazı kelimeleri değiştiriyor, cümleleri, manalarına hiç halel getirmeden kısaltıyor, sadeleştiriyordu. Eşsiz muhakeme ve zarafeti burada da kendini göstermişti. Çok ince düşünüyordu. Mesela bir maddede, kendisine aylık bağlanmasını vasiyet ettiği hanımlardan beşinin soyadları yazılıydı; yalnız Bayan Afet’in soyadı yoktu; o, ailesinin soyadını kullanmıyordu. Henüz başka bir ad da almamıştı; bunu görünce diğerlerinin de soyadlarını yazmadı. Yine aynı maddede ‘Vefatlarına kadar’ ibaresi vardı; bunun yerine, ‘yaşadıkları müddetçe’ kaydını koydu; ona göre yaşamak esastı. Bir vasiyetnamede dahi olsa, bir insanın ölümünden bahsetmeyi nezakete uygun bulmuyordu. Dakikalar geçtikçe heyecanım artıyordu. Bu tarihî hadisenin tek şahidi olmak düşüncesi beni sarsıyordu.”

Vasiyette, banka gelirlerinden bir kısmının Türk Tarih ve Türk Dil kurumları arasında bölüştürülmesi de isteniyordu.

Ve nihayet vasiyetin 5. maddesi İnönü’yle, daha doğrusu İnönü’nün çocuklarıyla ilgiliydi. Atatürk, İnönü’nün çocuklarına yüksek öğrenimleri için yardım yapmak istiyordu. Soyak’a “Kendisine (İsmet İnönü’ye) bir hal olursa kardeşi (Hasan Rıza Temelli) çocuklarına bakmaz” dedi.

Bu madde, Atatürk’ün bir ‘eski dost’a sıcak bir jestiydi belki. Mustafa Kemal, onca yıllık silah arkadaşına, iki satırlık bir mesaj yolluyordu. “İnce ve anlamlı bir mesaj…”

Ama o günlerde bu madde üzerine yoğun spekülasyonlar yapıldı. “Yakın çevresinin Atatürk’e İnönü’nün ölmüş, hatta öldürülmüş olduğunu söyledikleri, Ata’nın da bunun üzüntüsüyle vasiyetine böyle bir madde koyduğu” söylendi. Bu söylenti İstanbul veAnkara’yı karştırdı. Bir sır kalması istenen vasiyet böylece birden gündemin baş maddesi haline geliverdi.

5 Eylül 1938 / ”Vasiyet”

5 Eylül 1938 / ''Vasiyet''
Ata’nın 6 maddeden olusan vasiyeti aynen söyleydi:

“Dolmabahçe 5 Eylül 1938, Pazartesi

Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Halk Partisi’ne aşağıdaki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:

1-Nukut ve hisse senetleri, şimdiki İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır

2- Her seneki nemadan bana nispetten serefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda 1.000, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki 100’er lira verilecektir.+

3- Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek para verilecektir.

4- Makbule’nin yasadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu evde emirlerinde kalacaktır.

5- İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç oldukları yardım yapılacaktır.

6- Her sene nemadan mütebaki miktar, yarı yarıya Türk Tarih ve Dil kurumlarına tahsis edilecektir.”

Atatürk, vasiyetini bitirdikten sonra bir zarfa koydu, zarfın ağzını kapadı ve başucundaki komodinin çekmecesine yerleştirdi.

6 Eylül 1938 / ”Siyasi Miras”

6 Eylül 1938 / ''Siyasi Miras''
Ertesi gün yataktan kalktı, tıras oldu, yıkandı. İpek pijamasının üzerine kırmızı ropdösambr giydi, boynuna vişne renginde bir eşarp bağladı ve denize bakan pencerelerin önündeki şezlonga kuruldu.

Genel Sekreteri Soyak noteri getirince, vasiyetinin bulunduğu zarfı ona uzattı ve “Bu, benim vasiyetimdir” dedi.

“İcap ettiği zaman lütfen kanunî muamelesini yaparsınız.” İşte son görevini de tamamlamıştı.

Vasiyet işi bittikten sonra Hasan Rıza’yla konuşurlarken konu, asıl siyasî mirasın nasıl paylaştırılacağı sorununa geldi. Öyle ya Ata’nın “siyasî miras“ı neydi? Tahtını boşaltırsa böyle bir karizmanın yerini kim, nasıl doldurabilirdi?

Daha doğrusu, doldurabilir miydi?

Hasan Rıza’nın aktardığına göre Atatürk bu soruya aynen su yanıtı verdi: “Elbette bunda söz ve intihap hakkı sadece milletin ve onun mümessili olan Türkiye Büyük Millet Meclis’inindir; yalnız ben bu meseledeki mütalaamı ifade edeceğim. Evvela akla İsmet Paşa gelir. Evet! O, memlekete büyük hizmetler ifa etmiştir. Fakat nedense umumun sempatisini kazanamadığı görülüyor; bu yüzden durumu pek de cazip olmasa gerek. Bir de Mareşal Fevzi Çakmak var. O, hem memlekete büyük metler etmiş, hem de herkesle iyi geçinmiş, selahiyet sahiplerinin mütalaalarına daima kıymet vermiştir. Kimse ile münazaa halinde değildir. Bu itibarla bence devlet başkanlığı için en münasip arkadaş odur. Filhakika kendisi ordu işleriyle uğraşmaktan çok hazzeder, belki ordudan ayrılmak istemez. Ama cumhurreisliğinde, aynı zamanda başkomutanlık mevkiinde de olacağı için bu meşguliyetine devam imkânı daima mevcut demektir. Binaenaleyh, kanunî bir yol bulup kendisi namzet gösterilir ve seçilirse çok iyi olur zannederim.”

7 Eylül 1938 / “Aziz hastamı daha iyi bulacağımı tahmin ederek çok neşeli gelmiştim”

7 Eylül 1938 / "Aziz hastamı daha iyi bulacağımı tahmin ederek çok neşeli gelmiştim"
7 Eylül günü Doktor Fissenger, üçüncü kez İstanbul‘a geldi ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene etti. Ama durumunu hiç beğenmedi, “Aziz hastamı daha iyi bulacağımı tahmin ederek çok neşeli gelmiştim” dedi.

Artık Atatürk ıstıraba dayanamaz hale gelmişti. Karında toplanan suyun derhal alınmasını istiyordu. O güne kadar bu işlemi mümkün olduğunca geciktirmeye çalışan doktorları sonunda boyun eğdiler.

8 Eylül 1938 / “Son Nöbet Başlamıştı”

8 Eylül 1938 / "Son Nöbet Başlamıştı"
“Ponksiyon”, yani karından su çekme işlemi hemen ertesi gün Dr. Mim Kemal Öke tarafından yapıldı. Dr. Fissenger ile Dr. Neset Ömer İrdelp de operasyon sırasında nezaret ettiler. Sonralan, Dr. İrdelp, Mim Kemal Öke’nin o gün “Bu müdahaleyi uygun olmayan koşullarda yaptık” dediğini aktaracak ve onu sorumluluktan kaçmakla suçlayacaktı. Fissenger’nin de Öke için “İsleri güçleştiriyor” şeklindeki sözlerini aktaracaktı.

Bu tartışmalar arasında karından tam 12 litre kadar su çekildi. Çıkan suyun neredeyse bir tenekeyi dolduracak kadar olması herkesi şaşkına çevirmişti. Ama Atatürk rahatlamış, günlerdir ilk kez derin bir “ohh” çekmişti.

Kılıç Ali, anılarında o ponksiyondan sonra yanma girdiğinde Atatürk’ü bir anda çok çökmüş bulduğunu nakleder:

Kılıç Ali (silah arkadaşı):“Adeta birdenbire zayıflamıstı. İki kolunu basının altına alarak arkaüstü yatıyordu. Karnını büyük bir sargıyla sarmışlardı. Odadan içeri girer girmez yanma koştum: ‘Geçmiş olsun Paşam’ diyerek başının altına aldığı kollarının pazusunu öptüm. Bana, doktorların duyamayacağı kadar yavaş bir sesle; ‘Çıkan suyu gördün mü’ dedi. ‘Bu kadar bir su kabı insanın karnı üzerine konsa nasıl tahammül eder? Bak ben ne haldeyim, nasıl tahammül etmişim? ‘‘Geçmiş olsun Paşam, bunların hepsi geçecek’ dedim ve gözyaşlarımı kendisine göstermeden ve teessürümü hissettirmemek için bir fırsat bularak doktorların arkasından sıyrılıp hemen odadan dışarı çıktım.”

O geceden itibaren doktorlar, Atatürk’ün mutlak bir istirahate ihtiyaç duyduğunu belirterek ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, Ata fazla konuşturulmayacak, sınırlı ziyaretler de çok kısa tutulacaktı.

Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar. Yaverleri Salih Bozok ve Celal Öner, Kılıç Ali, Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak artık gece gündüz sırayla nöbette olacaklardı.

Onun başucundaki bu “son nöbet”, 10 Kasım’a dek aralıksız sürecekti.

12 Eylül 1938 / “Atatürk gülmeye başladı. Bu, onun son gülüşü idi”

12 Eylül 1938 / "Atatürk gülmeye başladı. Bu, onun son gülüşü idi"
Salih Bozok (yaveri)

“Yapılan ponksiyon nispeten rahatlık vermekle beraber ahvali umumiyelerinde derhal dermansızlık husule getirdi. O büyük adam yatak içinde sanki saatten saate küçülür gibi bir hal almıştı. Günler geçtikçe adeta bir deri bir kemik kalmakta idi. Fakat o halde bile yine muntazaman tıraş oluyor, muntazaman sabah gazetelerini takip ediyor ve devlet işlerini görüyor, kararnameleri imzalıyorlardı.

Istırabına, dermansızlığına rağmen gramofon muntazaman çalmıyor, radyo dinleniyor, üzüntülerini hissettirmemek için yanma her girdiğimiz zaman eski neşesini göstermeye ve latife yapmaya çalışıyordu.

Geceleri uykusu kaçtığı zaman zile basar, hademesine; ‘Beylerden nöbette kim var’ diye sorar, hangimiz varsak yanına çağırır, uykusu gelinceye kadar şuradan buradan konuşur ve konuştururdu. Uykusu geldiğini hissettiğimiz zaman usulcacık kalkar ve nöbet odasına çekilirdik.

Yine böyle bir gün beni yanına çağırmıştı. Garip rüyadan ötürü uyandığını söyledi ve gördüğü rüyayı bana şöyle anlattı;

Büyük bir otelin salonunda Atatürk oturuyormuş. Ben de yanında imişim. Salonun köşesinde bir bilardo masası varmış. Masanın başında arkası kendisine dönük olan bir zat oturuyormuş. Tam bu sırada odanın kapısı açılmış ve iri yarı 30 kadar adam içeri girmişler.

Bunlardan biri, eline bilardo masasından bir ıstaka alarak masanın önünde oturan, Atatürk’ün teşhis edemediği zatın omzuna bütün kuvvetiyle indirmeye başlamış. Omzu vurulan zat ayağa kalkarak, kendini müdafaa etmekte ve ‘Bana niye vuruyorsun’ diye hiddetle haykırmakta iken ben bu meçhul mütecavize karşı ne yapmak lazım geleceğini Atatürk’ten göz ucu ile sormuşum. Atatürk ise ‘Sakın kıpırdama’ manasına gelen bir işaretle sükût ve sükûna davet etmiş. Bu sırada eli ıstakalı adam, bize doğru yaklaşarak karşımızda tehditkâr bir vaziyet almış. Bu sefer ben yine müdahale etmek istemişim. Ve aynı sessiz işaretle ‘Ne yapalım’ diye sormuşum. Atatürk, bana tekrar ‘sus’ işareti verdikten sonra o azılı herife dönerek

‘Sen kimsin, ne istiyorsun’ diye sormuş. Fakat adam bu suale cevap vereceği yerde, cebinden bir tabanca çıkararak iki kurşun sıkmış, biri Atatürk’e, öteki bana. Sonra bu adam bize, ‘Kalkın dans edelim’ emrini vermiş. İkimiz de kalkıp onun huzurunda dans etmişiz.

Bu karışık rüya Atatürk’ün yine buhranlı bir gece geçirdiğine delalet ediyordu. Kendisine:

‘Bu bir şey değil’ dedim, ‘Ben daha korkunç rüyalar görmüşümdür. Hele bir tanesini hiç unutmam. Müsaade ederseniz anlatayım.’

‘Anlat bakalım.’

‘Efendim, beni bir gece rüyamda korkunç bir öküz kovalamıştı. Alabildiğine kaçıyordum. Fakat öküz bana gitgide yaklaştı. Biraz sonra da bir yarın dibine yaklaştırarak boynuzları ile tartaklamaya basladı. Bir yandan haykırıyordun!, bir yandan da yatağımı kirletmiştim.

Ben daha rüyamı bitirmeden Atatürk gülmeye başladı. Bu, onun son gülüşü idi. O günden sonra tebessüm ettiğini bile görmek kısmet olmadı.”

18 Eylül 1938 / “Umumî harp gelecek yıl”

18 Eylül 1938 / "Umumî harp gelecek yıl"
18 Eylül günü Dolmabahçe Sarayı’na Bayar geldi. Koltuğunun altında 4 yıllık yeni ekonomik plan dosyası vardı.

Atatürk’e sunmak istiyordu. Doktorlar endişelendiler. Ancak Atatürk sunusu dinlemek için sabırsızlanıyordu. Zile basıp, hizmetlisini çağırdı ve yüzü Bayar’ın karşısına gelecek şekilde yerinin değiştirilmesini emretti.

Hiçbir ziyaretin 10 dakikayı geçmemesi konusunda doktorlardan kesin talimat almış olan Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, kapıda görünüp, yalvaran gözlerle bakınca onu da çağırdı, “Otur, dinle. Mühim şeyler konuşacağız” dedi.

Ve Bayar anlatmaya başladı. Denizbank’a, 28 vapur alınması için sipariş verilmişti. Bunların bir kısmı soğuk havalıydı. Kütahya‘da bir elektrik santralı inşa edilecekti. Buradan elektriğin kilovat saatinin Anadolukavağı’na 35 paraya mal olacağı hesap ediliyordu. Yine Kütahya’da 25.000 ton sentetik benzin istihsal edecek yetenekte bir fabrika kurulması planlanıyordu. Sakarya Nehri üzerinde sulama tesisleri yapılacak ve kömür üretimi senede 5 milyon tona çıkarılacaktı.

Atatürk, Bayar’ın anlattıklarını yüzünde büyük bir memnuniyet ifadesiyle dinleyip konuşmanın sonunda şunları söyledi :‘Elinizi çabuk tutun çocuk, umumî harp gelecek yıl. Anlattıklarını yapmaya zamanımız olmayabilir.”

20 Eylül 1938 / “Ankara’ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım”

20 Eylül 1938 / "Ankara'ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım"
Artık bir tek isteği vardı:

29 Ekim’de Ankara‘da olmak…

Geçen yıl nasıl da coşkuyla kutlanmıştı. Gerçi o zaman da hüzünlü yüzü, yorgun bedeni dikkati çekmişti, ama alandaki coşku ona taze kan vermişti.

Simdi, kurduğu Cumhuriyet’in 15. yılı yaklaşıyordu. Bütün arzusu bu törenlerde Ankara’da olmak, Başkentiyle son bir kez kucaklaşmaktı. Ankara da o günlerde onun için hazırlanıyordu. Stadyum merdivenlerini çıkamayacağı düşünülerek alelacele bir merdiven yaptırılmıştı. Hatta bir de özel kürsü hazırlanmış, bir yere yaslanırken, ayakta gibi görünebileceği şekilde hazırlık yapılmıştı.

Kılıç Ali (silah arkadaşı) : 

“Bir sabah erkenden Salih’le beni çağırdı. Yanındaki komodinin üzerine uzun yünlü çorap ve baldır sargısı koydurmuştu. Bunları göstererek: ‘Ankara’ya giderken hangisini giyeyim’ diye fikrimizi soruyordu. Salih, ‘Paşam’ dedi, ‘bende varis çorapları var. Onları getireyim. Onlar bacaklarınızı daha sıkı tutar.’

Atatürk derhal Salih’in söylediği çorapları getirtip bir kenara koymuştu. O ağır günlerinde her nedense bir an evvel Ankara’ya gitmeyi çok arzu ediyordu.

Salih’le bana:

‘Bunları ayağıma çekerim, yakama da bir eşarp sararım…’

O sıralar Romanya kraliçesi trende siroz hastalığından vefat etmişti. Gazetelerde bu havadisin görülmesi doktorları da tesir altında bırakmıştı. Bu sebeple doktorlar, Atatürk’ün Ankara’ya nakline taraftar olmuyorlar ve bu mesuliyeti üzerlerine alamıyorlardı. Atatürk ise isyan edercesine: ‘Ankara’ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım’ diyordu.

Doktorların mümanaatini kendisine anlatınca da:

‘Budalalar’ diye söyleniyordu. Mütemadiyen ‘Ankara’da yapılacak mühim işler var’diyordu. Ne yazık ki, yapmayı düşündüğü ne idiyse bunları yapamamış ve kendisinde bir hicran olarak kalmış, kendisiyle beraber gitmiştir.”

Doktorlarına göre Ankara’ya sağ gitmesi şüpheliydi. Tren sarsıntısı çok tehlikeli olabilirdi. Sonunda değil Ankara’ya gitmek, yerinden bile kalkamayacağını anlayınca teslim oldu:

“… Bu zayıf halimle Ankara’ya gitmekte bir fayda görmüyorum. Gidersem hiç olmazsa kimsenin yardımı olmadan otomobile kadar yürüyebilmen’, arkadaşlarımla selamlaşabilmeliyim. Bunu yapamayacağımı anlıyorumdedi. Ve Bayar’ı, meclisin açılış konuşmasını hazırlamakla görevlendirdi. Bu yıl Atatürk’ün nutkunu Bayar okuyacaktı.

21 Eylül 1938 / “Öldürücü Darbe”

21 Eylül 1938 / "Öldürücü Darbe"
21 Eylül günü Dr. Mim Öke Atatürk’ün karnından ikinci kez su aldı. Bu kez de 12 litre su çıktı. Bu operasyon onun için asıl öldürücü darbeydi.

Doktorları yeniden 4 gün kesin istirahat verdiler. Bu süre içinde yanına kimse alınmayacaktı. O günleri yaveri Salih Bozok’un tuttuğu günlükten okuyalım:

24 Eylül 1938 / “Atatürk, yan odada sükûnetle uyuyor”

24 Eylül 1938 / "Atatürk, yan odada sükûnetle uyuyor"
Salih Bozok’un günlüğünden:

Muhafız Alayı Kumandanı İsmail Hakkı Tekçe’den nöbeti teslim aldım. Saat gecenin dört buçuğu. Atatürk, yan odada sükûnetle uyuyor. Geceyarısı alınmış hararetini önümdeki cetvelden okuyorum. Harareti: 36,8. Nabız: 84.

Doktorların verdiği 4 günlük mutlak istirahat yarın bitiyor. Dört gündür arkadaşlarla münavebe suretiyle beklediğimiz nöbet de yarın nihayete erecek.

25-26 Eylül 1938 / “İştahı ve neşesi yerinde.”

25-26 Eylül 1938 / "İştahı ve neşesi yerinde."
Saat tam 5. Atatürk uyuyor. Dünden beri iştahı ve neşesi yerinde. Dün akşam beni yanına çağırdı ve artık kendisini beklemeye hacet kalmadığını söyleyerek nöbet usulünün kaldırılmasını emretti. Fakat doktorların tavsiyelerini yerine getirmiş olmak için bir akşam daha nöbet bekledik. Yarın öğleden itibaren nöbet kalkıyor,

İnşallah ilerde buna hacet kalmayacak.

27 Eylül 1938 / “Değiştim Salih… Artık o eski adam değilim.”

27 Eylül 1938 / "Değiştim Salih... Artık o eski adam değilim."
Bu sabah 7’de evimde uykudan uyandım. Banyoda bulunduğum sırada telefon çaldı. Atatürk geceyi biraz rahatsız geçirmiş. Hemen saraya koştum. 

Meğer dün Atatürk dört günlük mutlak istirahatten sonra Makbule, Afet ve Sabiha Gökçen’in ziyaretlerini kabul etmiş, kendileriyle uzun uzun görüşmüş, sonra da radyoda İbrahim Necmi’nin dil hakkında verdiği konferansı dinlediği için fazlaca yorulmuş. Ve gece yarısı birden rahatsızlanmış. Doktor, nöbet usulüne yeniden başvurmuş. 

Nöbeti devraldım. Bu sırada Atatürk odasında uyuyordu. Salonun denize nazır penceresi önüne oturdum. Sancaklarla donatılmış kotraları, motorları seyrediyordum. Çok acı şeyler düşünüyordum ki Atatürk çağırdı. 

İçeri girdiğim zaman yatağının içinde sigara içiyordu. Beni görünce gayet kesik ve güçlükle isitilen bir sesle;

‘Salih’ dedi, ‘Dün akşam büyük bir sıkıntı geçirdim. Çok fena idim. Kustum. Hafızam tamamen kaybolmuştu.’

Bunları söylerken dikkatli dikkatli yüzüme bakıyordu. Gözlerini biraz daha açarak ilave etti:

‘Sanırım yediğim nohutlu yemek dokundu.’

Ben kendisini teselli için tekrar ettim: ‘Evet, muhakkak nohutlu yemek dokunmuştur. Madem ki çıkardınız, inşallah rahat edersiniz.’

Karyolanın yanındaki sandalyeyi göstererek ‘Şuraya otur’ dedi. Oturdum. Atatürk tekrar söze basladı:

‘Şimdi yine rüya görüyordum. Bana bir çift kundura getirmişler. Beğenemedim. Binbir’i çağırdım. Böyle “Binbir!” diye çağırırken odaya Rıdvan girdi. Bunun üzerine uyandım. Rüya gördüğümü anladım.’

Sonra başını sallayarak sözüne devam etti:

‘Çok dermansızım Salih, büsbütün başka bir adam oldum. Su ellerimin haline bak.’

Bana uzattığı o güzel eller şimdi deri ile kemikten ibaretti. Parmakları o kadar titriyordu ki, sigarayı tutamayarak yorganın üzerine düşürdü. Hemen alıp attım. O hâlâ kesik kesik tekrar ediyordu: 

‘Ben büsbütün başka bir adam oldum. Hiç hafızam kalmadı. Değiştim Salih… Artık o eski adam değilim.’

O gece koma gecesiydi.

Atatürk’ü yatırdılar. Sayıklamaya başladı. Yaverleri, yakınları başucunda endişeyle beklemeye başladılar. Salih Bozok, bir yandan ağlıyor, bir yandan da “Allahım ya Atatürk’ü kurtar ya benim canımı al” diye dua ediyordu.

Az sonra doktoru Neşet Ömer Bey yetişti. Hastayı muayene etti. Kendisinde hazımsızlıktan kaynaklanan hafif bir zehirlenme olduğunu saptadı. İlaçlar verdi. Atatürk hafif ateşle uykuya daldı.

28 Eylül 1938 / “Gidelim Afet… Bir orman kenarına gidelim. Her şeyi bırakalım. Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda…”

28 Eylül 1938 / "Gidelim Afet... Bir orman kenarına gidelim. Her şeyi bırakalım. Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda...''
Ertesi sabah gözlerim açtığında başucunda Afet İnan vardı:

“Bana ne oldu? Bana bir şey oldu” dedi.

Sonra da Afet İnan’ın kulağına gizlice fısıldadı:

“Ölüm demek böyle olacak kızım…”

Odasında yatağının tam karşısındaki duvarda o zaman Moskova’da büyükelçi olan Zekai Apaydın’ın Rusya‘dan gönderdiği bir tablo asılıydı. Tabloda kır çiçekleriyle bezeli yemyeşil bir yamaç alabildiğine uzanıyor, bu yamacı çiçek açmış meyve ağaçlan süslüyor, arka planda ise heybetli, karlı dağlar manzarayı tamamlıyordu. Tablonun adı “Dört Mevsim”di. Atatürk, sıkıntılı, ateşli koma gecelerinin sabahında gözlerini açtığında bu tabloyla karşılaşır, bu tabloya bakınca memleketin 4 köşesini görebildiğini söylerdi.

Bazen, sıkıntısının iyice arttığı anlarda bu tabloya dalıp gidiyordu. Böyle gecelerde savaşlar, devrimler, isyanlarla geçmiş ömrüne inat, alıp başını gitme özlemiyle yanıyordu. Her şeyden çekilip, engin bir ormanın sonsuzluğunda huzur bulma hayali, düşlerini süslüyordu. Bazen Rumeli yaylalarını, bazen camından görünen “karşı yaka”yı, Anadolu’yu özlüyordu. Yanma Afet İnan’ı alıp, gözlerini tabloya dikince dudaklarından su sözcükler dökülüyordu: Gidelim Afet… Bir orman kenarına gidelim. Her şeyi bırakalım. Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda… Evet… Evet… Hemen çekip gidelim ormanlara… Hele ben bir iyi olayım da…”

Eylül Sonu / “Sıhhatim için bir müddet orada yaşarım.”

Eylül Sonu / "Sıhhatim için bir müddet orada yaşarım."
Ata’nın bu arzusu Eylül sonlarında o kadar arttı ki, sonunda yanındakiler belki de “son arzu”su olacak bu küçük isteği karşılama telaşına girdiler. Afet İnan’ın babası ormancıydı. O çocukluğunun geçtiği Sündiken ormanlarını tavsiye etti. Doktorlar,İstanbul‘a daha yakın bir yerin, örneğin Alemdağ’ın daha uygun olduğunu söylediler.

Orada Sultan Abdülaziz’in biraz harapça bir av köşkü vardı. Hemen tamir edilebilir ve Atatürk için hazırlanabilirdi. Derhal Doktor Nihat Reşat Belger bu işle görevlendirildi. Atatürk Belger’e, “Doktor” dedi, “anlaşılıyor ki ben bundan sonra biraz Yalova da, bir müddet Florya da, bir müddet de Ankara da böyle dikkatli tedavi ile yaşayacağım. Fakat sen şu Alemdağ’a bir git bak bakalım. Oranın havası suyu meşhurdur. İklim şartlan bakımından ikamete elverişli bir yer seçin. Sıhhatim için bir müddet orada yaşarım.”

Belger, hastasının ömrünün bu taşınmaya yetmeyeceğim biliyordu. Ama bunu o an söyleyemedi. Yanına Genel Sekreter Soyak’ı ve İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ’ı da alarak Alemdağ’a gitti. Sultan Aziz’in köşkü pek iyi durumda değildi, ama yeri harikaydı. Etrafını çeviren çam ağaçları köşkü kuzey rüzgârlarından koruyordu. Güneş içinde pırıl pırıldı.

Akşam, yemekten sonra Atatürk, Dr. Belger’i çağırttı. Belger Ata’yı bu taşınma fikrinden nasıl vazgeçireceğini düşünüyordu ki Atatürk hemen Alemdağ’daki köşkü sordu. Anlattılar. Haritayı getirterek köşkün yerini inceledi.

“Münasiptir” dedi. Ama binanın bakıma muhtaç olduğunu öğrenince üzüldü. Belki o kadar yaşayamayacağını artık kendisi de tahmin ediyordu. Sonunda “Hele şimdilik dursun bakalım” dedi. “İlerde tekrar görüşür, bir karar veririz.”

Bir daha o konu hiç açılmadı…

Dışarı çıktıklarında Doktor Belger, kendisinden bir umut kırıntısı bekleyen Kılıç Ali ve Salih Bozok’a şunları söylüyordu:“Hastalık süratle ilerliyor. İkinci defa su almadan önce, hayatının hiç olmazsa bir iki sene idamesine imkân bulunacağı ümidinde idik. Fakat bugün, kurtulması için ancak yüzde 3 ihtimal vardır. Bu hastalıkta, Atatürk’ün öbür işlerindeki gibi talihi yardım etmemiştir. Su alalı 7 gün olduğu halde kanımda tekrar 7 kilo su toplandı. Karaciğer artık vazifesini yapmıyor. Zehirlenme başlamıştır. Vücudundaki yağlar tamamen eridi. Vaziyet vahim ve ümitsizdir.”

Bu sözleri dinleyen Kılıç Ali ve Salih Bozok büsbütün sarsıldılar. Artık içlerinde en ufak bir ümit ışığı bile kalmamıştı.

Atatürk, ölüyordu…

1-11 Ekim 1938 / “Doktorlar bana doğruyu söylemiyorlar”

1-11 Ekim 1938 / "Doktorlar bana doğruyu söylemiyorlar"
Artık kritik günlere girilmişti. Her an bir sürpriz bekleniyordu. Bu yüzden Ata’nın her hareketi izleniyor, ateşi, nabzı sürekli ölçülüp, kaydediliyor, kapısında nöbet tutuluyor, yakınları başucundan ayrılmıyorlardı.

Ekim’e girilirken Atatürk, hâlâ ilk hafif komanın etkisindeydi. Derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Artık gece inlemelerini, sayıklamaları, hafıza kayıplarını kendisine söylemiyorlardı.

Yine bir sabah, derin bir uykunun ardından gözlerini açıp karsısında Celal Bayar’ı görünce şaşırdı:

“Sen cuma günü gelecektin? Neden daha evvel geldin? Benim sıhhatimde üzülecek bir şey mi var” diye sordu. Kendisinden bir şeyler saklandığından endişe ediyordu.

Bayar üzgün ve şaşkındı. Yıllardır tanıdığı Atatürk’ü o gün ilk kez tıraşsız, “beyaz sakalları fırça gibi uzamış” halde görüyordu. “Vahim bir şey değil” dedi, “fakat uykunuz her vakitten 4-5 saat fazla sürdü de merak ettik. Doktorlar uykunuzda bir gayri tabiîlik gördüklerini söylediler.”

“Neymiş uykumdaki gayri tabiîlik?”

“Derin ve fazla miktarda uyumuşsunuz.”

“Kaç saat uyumuşum?”

“12 saat kadar uyumuşsunuz.”Ata, bunun üzerine üzgün bir edayla:

“Doktorlar bana doğruyu söylemiyorlar” diye yakındı.

Artık çok sıkı kontrol altındaydı. 1 Ekim’den itibaren yapılan her tedavi bir deftere kaydedilmeye başlandı. O defterdeki kayıtlara göre Atatürk’ün o haftaki programı şöyleydi:

1 Ekim, Cumartesi:

İhtiyaç duydukça gliserinli lavman yapıldı. Buz yutturuldu. Ağızdan elma suyu, çilek suyu ve çay verildi.

2 Ekim, Pazar:

Bazı yatıştırıcı ilaçlara gerek duyularak verildi.

4 Ekim, Salı:

Saat 3.00’te bir fincan çay içirildi. Saat 5.30’da uykusundan hafif bir üşüme ile uyandı. Çeşitli aralarla meyve suları içti. Yakınlarından bazı bayanlar da 40 dakika kadar yanında kaldılar.

5 Ekim, Çarsamba:

İdrarda ürobilin ve ürobüinojen artmaya başladı.

11 Ekim, Salı:

Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ü 30 dakika muayene etti. Bugünden başlayarak her gün lavmana gerek görüldü ve yapıldı. Afet Hanım 10 dakika, Sabiha Gökçen 5 dakika, Fethi Okyar ile Salih Bozok 45 dakika süre ile ziyarette bulundular.”

13 Ekim 1938 / “Bu kadar su aşağı yukarı bir gaz tenekesi doldurur. Bu, karnın içinde taşınabilir mi?”

13 Ekim 1938 / "Bu kadar su aşağı yukarı bir gaz tenekesi doldurur. Bu, karnın içinde taşınabilir mi?"
13 Ekim Perşembe günü yeni bir karından su alma operasyonu kapıya dayandı. Doktorları toplu olarak muayene ettiler ve ponksiyona karar verdiler.

Ancak bu operasyon da doktorların tartışmasına sahne oldu. Suyu alacak olan cerrah, M. Kemal Öke’ydi. Tartışma anestezi meselesinden çıktı. Dr. İrdelp, tedavi eden hekim olarak karaciğer yetersizliğinden ötürü hastanın herhangi bir zehirli maddeye dayanamayacağı görüşündeydi. Bu yüzden lokal anestezi yapılmadan az miktarda su alınmasını savunuyordu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke ise vaktiyle Atatürk’e başka cerrahî müdahaleler de yaptığını söylüyor, onun ağrıya karsı çok duyarlı olduğunu hatırlatıyor ve lokal anestezide ısrar ediyordu. Öke,

“Deri ve deri altını çok ince bir iğne ile uyuşturursak hiçbir sakıncası olmaz, suyu da çok rahat alırız” diyordu. Sonunda bu görüşe Fissenger de katıldı. Ve lokal anestezi fikri benimsendi.

Bu tartışmaların sonunda Atatürk’e herkese kullanılan kalın iğne yerine daha ince bir iğneyle şırınga yapıldı ve karnından 10,5 litre kadar su alındı.

Çekilen su şişelere boşaltıldıkça Atatürk:

“Bu kadar su aşağı yukarı bir gaz tenekesi doldurur. Bu, karnın içinde taşınabilir mi?”diye soruyordu.

Operasyon sırasında Dr. İrdelp ve Dr. Belger de nabız ve tansiyonu kontrol altında tutuyorlardı.

Nihayet operasyon bitince Atatürk derin bir soluk aldı ve:

“Ohhh.. çok rahat ettim” dedi. “Şimdi bana bir sigarayla bir kahve verin.”

İşte sağlıklı döneminin bir eski âdetine göz kırpıyordu. Yaşam ile ölüm arasında bir dirhem mutluluk, bir küçük ağız tadı…

Sigara ve kahve getirildi. Ata, bu iki eski dosta, hasretle sarıldı, keyifle içti. Sonra kendisine yapılan iğneyi görmek istedi. Bunun üzerine Mim Kemal Öke, ponksiyon iğnesinden daha ince bir iğne gösterdi. İğneyi görünce:

“Aman, bu kazma anestezisiz nasıl batınlır? Birkaç defa anestezi yapılmadan bu yapılamaz. Fakat bir daha icap ederse rica ederim daha incesini seçelim” dedi.

Bu operasyondan sonraki bir iki gün Atatürk rahat etti ve geceleri sakin uyudu. Ama ardından ilk ağır koma geldi.

16 Ekim 1938 / “Aman dil… Aman dil…”

16 Ekim 1938 / "Aman dil... Aman dil..."
16 Ekim Pazar günü öğleden sonra Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak saraya geldiğinde tablo şöyleydi:

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri):

“Hususî dairesine girdiğimde Prof. İrdelp ile Operatör Mim Kemal Öke koridorda birtakım ilaçlar hazırlamakla meşguldüler. Kendisi yatağının içinde oturmuş, şiddetli bir bulantı ile mütemadiyen öğürmekte, ağzından pek az miktarda sarı bir mayi çıkarmakta idi.”

Doktorlar kendisine bir enjeksiyon yapmakla beraber, küçük buz parçaları da yutturmaya başladılar. Biraz sonra öğürtü kesilmişti.

‘Beni kaldırınız’ dedi. Halbuki tam aksine ‘yatırınız’ demek istiyordu. Yatırdık. Ben, baş ucuna sokularak, ‘Buz iyi geldi mi efendim’ diye sordum; ‘Evet’ cevabını verdi ve akabinde kendisini kaybetti.

“Vücudunda bir takım asabî araz belirmişti. Sık sık başını iki tarafa çeviriyor, mütemadiyen ve ‘aman’ kelimesini uzatarak, ‘aman dil, aman’ diye söylenip duruyordu. Acaba bu sözleriyle neyi kastediyordu? Dilinden bir sıkıntı çekiyordu da onu mu ifade etmek istiyordu; yoksa şuuru altındaki dil meselesinden mi bahsediyordu; bunu ne doktorlar, ne de biz bir türlü anlayamadık.”

Birkaç hafta önce Dil Bayramı kutlanmıştı ve Atatürk son yıllarını vakfettiği bu konuya yine yakın ilgi göstermiş, hatta bir geceyarısı Dolmabahçe Sarayı’nda kalmakta olan Türk Dil Kurumu ve Tarih Kurumu üyesi Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut’u çağırtarak ona:

“Arkadaşlara söyle, dil çalışmalarını gevşetmesinler.” demişti.

İste o yüzden Atatürk’ün, “Aman dil… Aman dil…” diye sayıklaması yakın çevresinde bilinçaltındaki dil sorununa atfediliyordu. Bu sözcükler, koma süresince Atatürk’ün dilinden düşmedi. Nadiren gözlerini açıp kapatıyor, bu arada da sık sık “Dil efendim dil… Aman yarabbi… aman dil…” diye sayıklıyordu.

Durum ağırlaşınca hemen yetkililer alarma geçirildi. Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras bir konsültasyon yapılmasını önerdi. Hemen doktorları saraya çağrıldılar. Önce Dr. Neşet Ömer İrdelp, meslektaşlarına hastanın geceyi sıkıntılı ve uykusuz geçirdiğini, bazen hiddet ve şiddet gösterdiğini anlattı.

“Sabah yatağından defi hacet için oturağa indiğinde arkaya doğru yatak tarafına düştü. Lakin kendinde değildi. Günü çırpınmayla geçirdi. Birkaç kez kustu. Nihayet aksam 18.50’de tamamen kendinden geçti” dedi.

Atatürk yatağında bilinçsiz yatıyordu. Sürekli olarak sağ bacağını çekiyor, kollarını oynatıyor, başının konumunu değiştiriyordu. Gözleri açık, ama bakışları manasızdı. Dili kuru ve kırmızıydı. Karnındaki asit çoğalmış, karın damarları genişlemişti. Asit göğüs altına kadar çıkıyordu.Söylenen şeyleri yapamayacak durumdaydı.

Bu, tam bir koma haliydi.

Vaziyet ciddiydi.

17 Ekim 1938 / “Ülkenin üstüne adeta bir ölü toprağı serpildi.”

17 Ekim 1938 / "Ülkenin üstüne adeta bir ölü toprağı serpildi."
Ertesi sabah da Atatürk komadan çıkamayınca hükümet, artık milleti Büyük Şef’in durumundan haberdar etmeyi kararlaştırdı ve ilk olarak 17 Ekim günü Anadolu Ajansı aracılığıyla su bildiri yayımlandı:

“Riyaseti Cumhur Umumî Kâtipliği’nden

1- Reisicumhur Atatürk’ün sıhhî vaziyeti hakkında müdavi tabipleri tarafından bugün verilen rapor ikinci maddededir.

2- Reisicumhur Atatürk’ün duçar olduğu karaciğer hastalığı normal seyrini takip ederken 16 birinci tesrin 1938 tarihine tesadüf eden pazar günü birdenbire aşağıdaki arazı göstermiştir:

a) Saat 14.30’dan 22.00’ye kadar gittikçe artarak devam eden umumî zaaf ile birlikte hazmî ve asabî araz. Bu saate kadar nabız, dakikada 116 ve teneffüs 22 ve hararet derecesi 36,5’idi.

b) Saat 22.00’den bu sabah saat 10.00’a kadar yukarıda ismi geçen araz kısmen hafiflemiş ve nabız dakikada 104 ve teneffüs 20 ve hararet derecesi 37 olmustur.

c) Yapılan muayene ve müsavere neticesinde tespit ve tatbik edilen müdavattan sonra umumî ahvalde hafif bir salah görülmekle beraber vaziyet ciddiyetini muhafaza etmektedir.

3- Müteakip sıhhî vaziyet raporları neşredilecektir.

Müdavi ve müşavir tabiplerin imzaları…”

Bu bildiriyle ülke ayağa kalktı. Endişe içinde radyo basına koşanlar, dinledikleri sözlerden durumun vahametini ve önderin ölüm anının gelip çattığını sezinlediler. Ülkenin üstüne adeta bir ölü toprağı serpildi. Bütün Türkiye nefesini tutup, değerli hastanın iyiliği için çaresizce dua etmeye başladı. Herkes günü radyo basında yeni bir bildiri bekleyerek tüketti.

Beklenen yeni haber, akşam yayımlanan ikinci bildiriyle geldi:

“Riyaseti Cumhur Umumî Kâtipliği’nden Bugün, dün akşama nispetle daha iyi geçmiştir. Asabî arazlarda bir değişiklik yoktur. Nabız muntazam ve 116, teneffüs 20, hararet derecesi 37’dir.”

19 Ekim 1938 / “Ölüm, ondan korktu”

19 Ekim 1938 / "Ölüm, ondan korktu''
Herkes korkunç finali bekliyordu.

Ama korkulan olmadı. 4. gün Ata’nın durumunda nispî bir iyileşme gözlendi. 19 Ekim Çarşamba günü, yatmakta olduğu büyük karyola, çarşaflarıyla birlikte, küçük bir karyolayla değiştirildi. Aynı gün öğleden sonra kendisinden istenen bazı hareketleri yapabildiği görüldü. Dilini göstermesi istenince dilini gösterdi. Mucizeydi. Bir doktorunun deyişiyle “ölüm, ondan korktu.”

O aksam kamuoyuna su açıklama yapıldı: “Asabı arazlarda hafif, fakat aşikâr bir iyilik vardır. Umumî hal daha iyi; nabız muntazam…”

21 Ekim 1938 / “Ben kaç saat uyudum?”

21 Ekim 1938 / "Ben kaç saat uyudum?"
Nihayet 21 ekim sabahı kız kardeşi Makbule Hanım başucunda Kuran okurken Atatürk, bir pencerenin rüzgârdan gürültüyle kapanması sonucu gözlerini açtı. Karsısında bassofracısı İbrahim Ergüven’i gördü:

“İbrahim sen burada mısın? Bu yatağı ne zaman değiştirdiniz?” diye sordu.

Odada bir sevinç dalgası gezindi. Ergüven, bazı durumlardan dolayı yatağı sık sık değiştirdiklerini söyledi. Bu değiştirme sırasında battaniyeyle taşınırken, yatağın üzerine çıkılması sonucu karyolanın kırıldığını ve bunun üzerine bu küçük karyolayla değiştirildiğini anlattı.

Atatürk bunları dinledikten sonra:

“Ben kaç saat uyudum? Saat kaç? Gazeteler geldi mi” diye sordu.

Doktoru Neşet Ömer Bey, bir gün kadar uyuduğunu söyledi. Bu da doktorlar arasında tartışma konusu olmuştu. Kimi doktorlar hastanın moralinin bozulmaması için yalan söylemeyi savunurlarken, kimileri de her ne olursa olsun işin aslının saklanmaması gerektiği görüşündeydiler. Sonunda “yalan”cılar baskın çıktı ve Atatürk’ten bir haftaya yakın zamandır komada olduğu gizlendi.

Bu konuşmalar sırasında koşup içeri giren Mim Kemal Öke’yi görünce Ata, kuşkulandı:

“Kemal Bey niçin burada? Burada mı yatıyor?” diye sordu.

“Vapuru kaçırmış da ondan” diye yanıtladılar.

Atatürk yeniden uykuya daldı. Akşam şu bildiri yayımlandı:

“Bugünü çok iyi geçirdiler. Umumî ahvaldeki iyilik devam etmektedir.”

22 Ekim 1938 / “Her şeyi, bu küçük gözyaşları anlatmış oldu”

22 Ekim 1938 / "Her şeyi, bu küçük gözyaşları anlatmış oldu"
Ertesi sabah normal vaktinde ve hiçbir şey olmamış gibi uyandı. Yanına ilk giren, Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak oldu. Atatürk:

“Gel bakalım” dedi. “Biz gittik geldik. Bu doktorlar adeta insana can veriyorlar.”

Sonra da sorguya başladı:

“Bana ne oldu?” Önceden bu soruya karsı standart bir yanıt, daha doğrusu tek tip bir yalan hazırlanmıştı:“Biraz fazlaca ve derince uyudunuz efendim.”

“Ya bu karyola niye değistirilmiş?”

“Temizlik yapmak lazımdı, aynı zamanda bir değişiklik olur diye de düşündük.”

Atatürk bu kısa ve kaçamak yanıtlardan neler olup bittiğini tahmin etmişti. Genel sekreterini bu sıkıntıdan kurtarmak için:

“Ne ise…” dedi, ” gerisini sormayacağım.”

Gerisini herkes gizledi, ama ”büyük sırrı”, küçük Ülkü ele verdi. Ata’nın yanına girince, bütün tembihlere rağmen gözyaşlarını koyuverdi. Her şeyi, bu küçük gözyaşları anlatmış oldu.

29 Ekim 1938 / “Bayram ve Gözyaşı”

29 Ekim 1938 / "Bayram ve Gözyaşı"
Nihayet 29 Ekim geldi. O gün Cumhuriyetin 15. yaş günüydü.

Ankara Hipodromu’ndaki törenler öncesinde Celal Bayar Ata’nın orduya mesajını okurken, O, sarayda kısılıp kaldığı yatağında Salih Bozok’a durup durup, “Ah Ankara… Ah Ankara’ya gidemedik…”diye yakınıyordu. Akşam olunca havaî fişekler gökyüzünü aydınlatmaya ve patırtıları duyulmaya başlandı. Atatürk bu gürültüyle uyandı ve zile basıp sofracı Kâmil’i çağırdı.

“Bu patırtılar nedir?” diye sordu.

Sofracı Kâmil, Atatürk’ü üzmemiş olmak için:

“Gök gürlüyor Paşam” diye yanıtladı.

Atatürk, yanıtın amacını ve saflığını anlayınca dudağının kenarıyla gülümsedi ve:

“Hadi, enayi…” dedi.

Yaverleri ilgililere telefon edip, havaî fişek gösterisinin durdurulmasını istediler. O sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. 29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askerî Lisesi öğrencilerini taşıyan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu. Öğrenciler vapurdan,“Atamızı görmek istiyoruz” diye bağırdılar. Ardından da İstiklal Marşı‘nı ve 10. Yıl Marşı’nı söylemeye basladılar. “Çıktık açık alınla/10 yılda her savaştan” dizeleri Dolmabahçe’nin hüzünlü duvarlarında çınladı.

Kılıç Ali, hemen pencereye koştu

Kılıç Ali (silah arkadaşı): “Atatürk’ün mütees ki ‘Varol… Yaşa…’ sesleri göklere çıkıyor, gençlerin bu coşkun tezahüratı etrafı çınlatıyordu. Geri çekildim. Kapının önündeki paravanın arkasından Atatürk’e baktım. Yatağında doğrulmuş, oturuyordu. Atatürk, gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Yanındakiler, son düşmanı ölümle savaşan bu kudretli adamın ilk kez o gün ağladığını gördüler.”

7 Kasım 1938 / “Son İsteği; Enginar”

7 Kasım 1938 / "Son İsteği; Enginar"
İste son 3 güne girilmişti.

Hastalık, artık son aşamasındaydı.

Atatürk 29 Ekim’den 7 Kasım’a kadarki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık vaziyette geçirdi. Genellikle kendinde değildi. Uyku arasında bazı kelimeleri belli belirsiz tekrar ediyor, ayıldıkça da süt, pirinç suyu ve meyve sularından oluşan mönüsüyle karnını doyurmaya çalışıyordu.

O günlerde canı enginar yemeği istedi. Fakat o zaman İstanbul‘da enginar bulunmadığından Hatay‘a ısmarlandı. Enginarlar geldiğinde o ölüm döşeğinde, derin bir uykudaydı.

Yemek kısmet olmadı.

5 Kasım Cumartesi hafif kendine gelir gibi olunca başucundaki Makbule Hanım, Afet Hanım ve Sabiha Hanım, ince, kemikli elini son kez öperek onunla vedalaştılar.

Karnındaki su iyice artmış ve göğsüne ve kalbine baskı yapmaya baslamıştı. Bu yüzden boğulur gibi oluyor, zor nefes alıyor, ıstırabı, yüzünden okunuyordu.

Sonunda 7 Kasım Pazartesi sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye basladı. Tükürüğünde kan vardı. Hemen doktorlar geldiler. Atatürk, Nihat Reşat Belger’e:

“Doktor” dedi, “karnımdan bu suyu çekmek zamanı geldi. Çünkü bu mayi benim nefesime dokunuyor. Soluk almamı güçleştiriyor. Bunu çekip alın.”

Belger “Emri devletinizi yarın ifa ederim” diyecek oldu. Çünkü su çekme işlemi öncesi kalbi takviye edecek önlemler almak istiyordu. Üstelik ilk üç ponksiyonu yapan Mim Kemal Öke sarayda değildi. Ama Atatürk de dayanacak halde değildi:

“Emrediyorum, bunu bugün çekin” dedi.

Bu, onun son buyruğuydu ve odadaki doktorların hiçbiri bu emre direnemedi.

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri):

“Çaresiz kalan doktorlar hazırlık yapmak üzere odadan çıktıktan sonra kaşlarını çattı. Hiddetli bir sesle:

‘Niçin tereddüt ediyorlar? Olacak olur’ dedi. Sonra da karnını işaret ederek:

‘Bu, insuportable’dır (dayanılmaz)’ diye ekledi.”

7 Kasım günü saat 12.20’de üçüncü ponksiyon başladı. Bu kez operasyonu Mim Kemal Öke yerine Dr. Mehmet Kâmil Berk yapıyordu.

Dr. Nihat Reşat Belger (doktoru):

“Atatürk su çekme esnasında suyun hepsinin çekilmesini ısrarla emrediyordu. Bizlere‘Kaç litre var? Sayın’ diyordu. Sayan bendim. Ve her yarım litreyi bir sayarak ’12 litre’ dedim. Hakikatte 6 litre su çekmiş bulunuyorduk.”

Bu operasyondan sonra Atatürk’ün ateşi hafif yükseldi. Fakat rahatlamıştı. Aksam 20.00’den geceyarısına kadar sakin uyudu. Geceyarısı uyandı.

8 Kasım’a girilirken, kendini bilmiyordu.

8 Kasım 1938 / “Son sözünü söyledi ve ikinci ağır komaya girdi. Bu komadan bir daha çıkamayacaktı”

8 Kasım 1938 / "Son sözünü söyledi ve ikinci ağır komaya girdi. Bu komadan bir daha çıkamayacaktı"
Atatürk’ün “Müsahade Defteri”nden 7 Kasım’ı 8 Kasım’a bağlayan gece:

“Geceyarısı etrafındakileri tanımıyor. Saat 02.10’da uyanıyor. Bay Rıdvan’ı çağırıyor, uyuyamadığından şikâyet ediyor:

“Hayret Monşer” diyor. Bir sigara istiyor, içiyor. Daha bu bitmeden ikinci bir sigara daha istiyor. Onun da yarısını içiyor.

Evvela:

“Beni gezdir” diyor, sonra:

“Beni sağ tarafıma yatır” diyor.

“Ört… ört…” diye emrediyor. Rıdvan çıkmak istiyor:

“Nereye gidiyorsun..? Off.. beni kaldır, belki bir şey olur” diyor. Yatırılıyor, uykuya dalıyor. 06.00’da uyanıyor. Süt veriliyor.

“Denizde bir motor sesi var. Bu nedir?” diye soruyor ve tekrar uyuyor.

07.40’ta:

“Rıdvan!” diye çağırıyor. Bir şey ister gibi bir jest yapıyor. Lakin istediğini ifade edemiyor. Nihayet çay istiyor.

Ördek getiriliyor. O esnada:

“Beni kaldır” diye ısrar ediyor.

“Ördek var” deniyor.

“Off… off…” diyor, bir şey söylemek istiyor. Lakin kelimeleri bulamıyor.

Gözleri açık. Ama dalgın. Derece almıyor: 36,5 deniyor. Bir şey söylemiyor. 08.20’de Bay Rıdvan giriyor. Sütlü çay getiriyor, istemediğini anlatmak istiyor. Sözleri bulamıyor. Başka bir şey istiyor, adını bulamıyor. Birçok maddelerin ismi söyleniyor. Nihayet poriçte duruyor. Saat 10.00’da verileceği söyleniyor.”

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri):

“O gün gıda olarak saat 06.00’da altı kaşık sütlü kahve, 08.30’da beş kaşık sütlü çay, 11.00’de bir miktar yulaf unundan poriç, 13.00’te altı kaşık süt, 15.10’da biraz çorba ve 17.15’te dört kaşık elma suyu almıştı. Saat 18.35’te telefonla fenalaştığını bildirdiler. Telasla hususî daireye koştum. Yatak odasının iç içe olan iki kapısı arasındaki boşlukta Kılıç Ali duruyordu. Odaya girdiğim zaman Atatürk yatağın ortasında oturmuş, iki elini yanlarına dayamış mütemadiyen öğürüyor ve:

‘Allah kahretsin’ diye söyleniyordu. Ara sıra da hizmetçilerin tuttukları tasa koyu kahverengi pıhtılaşmış kan çıkarıyordu.

“Nöbetçi doktor Abravaya ile o sırada yetişen Prof. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar. Bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı; herhalde iyi göremiyordu ki bana sordu:

‘Saat kaç?’

‘07.00 efendim.’

Aynı suali bir iki defa daha tekrar etti, aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık. Başucuna sokuldum:

‘Biraz rahat ettiniz, değil mi efendim’ diye sordum.

‘Evet…’ dedi. Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti:

‘Dilinizi çıkarır mısınız efendim?’

Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp tekrar seslendi:

‘Lütfen biraz daha uzatınız.’

Nafile. Artık söyleneni anlamıyordu. Dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti. Başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve:

‘Aleykümselam’ dedi.

Son sözü bu oldu.”

8 Kasım Salı aksamı saat 19.00’da, yani dördüncü ponksiyondan tam 30 saat sonra Atatürk son sözünü söyledi ve ikinci ağır komaya girdi.

Bu komadan bir daha çıkamayacaktı.

9 Kasım 1938 / “Son 24 Saat”

9 Kasım 1938 / "Son 24 Saat"
9 Kasım çarşamba sabahı Atatürk’te adale kasılmalarıyla istenç dışı hareketler ve inlemeler görüldü. Bunun üzerine bromürlü lavman yapıldı. Bu hareketler azaldı. Bir ara sık sık öksürdü. Terledi.

Öğle üzeri saat 11.00’den sonra 3 dakika süreyle oksijen verildi. 13.10’da bu, tekrarlandı. Bayar ve Dr. Arar, saraya geldiklerinde karşılaştıkları manzara suydu:

Dr. Asım İsmail Arar (doktoru):

“Atatürk derin bir uyku içinde idi. Nefes alma ve kan deveranı faaliyetleri muntazamdı. Etrafındaki doktorlar son tıbbî vazifelerini yapmak için feragat ve gayretle çalışıyorlar ve her çareye başvuruyorlardı. Bu doktorlar, her iki saatte bir değişmek üzere ikişer ikişer nöbet bekliyorlar ve hastalığın seyrine ait müsahadeleri ve tatbik edilen tedbirleri ve ilaçları kayıt ederek vazifelerini kendilerinden sonra nöbete girecek olan arkadaşlarına terk ediyorlardı.

Hastanın halini görünce her şeyin bitmiş olduğuna kani oldum. Yalnız bütün hayatı bitmez tükenmez mücadeleler ve Türk vatanım kurtarmak için icabında katlandığı mahrumiyetler ve heyecanlar içinde geçen ve bir seneye yakın bir zamandan beri en ağır bir hastalığın pençesinde ıstırap çeken bu büyük adamın kalbi o kadar sükûn ve intizam içinde çalışıyordu ki, devam edip giden komaya rağmen artık önü alınması kabil olmayacak kötü akıbetin ne vakit gelip çatacağını tayin etmek mümkün olamıyordu.

Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girdi. Gözbebekleri ışığa cevap verse de tabandan artık refleks alınamıyordu. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Başucundaki doktorlar Müşahade Defteri’ne ‘Agoni’ diye not düştüler.”

“Agoni”, “can çekişme” demekti.

9 Kasım – Saat 20.00… Resmî tebliğ:

“Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Umumî ahvaldeki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir.”

Artık tıbbın yapabileceği bir şey kalmamıştı. Dr. Akil Muhtar Özden bu resmî tebliğin yayımlandığı saatlerde Atatürk’ün başucunda onun ölüm döşeğinin karakalem resmini çiziyordu.

9 Kasım – Saat 24.00… Resmî tebliğ:

“Saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumî ahval vahamete doğru seyretmektedir.”

Atatürk güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor, kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.

10 Kasım 1938 Perşembe / “Bir Tarih Göçüyor”

10 Kasım 1938 Perşembe / "Bir Tarih Göçüyor"
9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece oldukça sıkıntılı geçti. Atatürk’e kısa aralıklarla oksijen verildi. Sabaha doğru boğazındaki hırıltılar azaldı.

Şafak doğarken sarayın dışında İstanbul, parlak ve güneşli bir sonbahar sabahına hazırlanıyordu. İçeride ise, kutsal nöbettekilerin içindeki son umut ışıkları sönmek üzereydi.

Saat 08.00’de Dr. Mehmet Kâmil Berk ve Dr. Nihat Reşat Belger Atatürk’e glikozlu serum verdiler. O sırada yüzünün daha da solduğu ve birden gırtlağından “Hiii… hiii…”diye sesler çıkarmaya basladığı görüldü.

Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya basladı.

Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.

Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo basında bekliyordu.

Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.

İçeride saray tam bir sessizliğe gömülmüştü.

Odada başucunda Mehmet Kâmil Berk, bir elini karyolaya yaslamış, diğer elindeki ıslatılmış pamukla Atatürk’ün ağzına su vermeye çalışıyordu. Bu arada akan gözyaşları, ak bıyıklarını ıslatıyordu. Arada bir başını Operatör Mim Kemal Öke’nin omzuna dayayıp, hıçkırıyordu. Ayakucunda üzüntüsünden sapsarı kesilmiş bir çehreyle Prof.Dr. Süreyya Hidayet Serter ile Dr. Abravaya Marmaralı taban reflekslerini kontrol ediyorlardı.

Prof. Dr. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş, odanın içinde telaşlı adımlarla durmadan dolaşıyor; hem ağlıyor, hem de mütmadiyen:

“Aman yarabbi….” diye mırıldanıyordu.

Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da yatağın sol tarafında ayakta bekleşiyorlardı Uyuşmuş, donmuş gibiydiler.

Hizmetlilerden Mehmet Mete, Rıdvan Gurari ve Rıza Tığlı ile Binbir Hanım bir kenara büzüşmüşlerdi.

Kılıç Ali ellerini kavuşturmuş, son saygı duruşundaydı:

Kılıç Ali (silah arkadaşı):

“Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi… Adeta dehşet içindeydik.

Bir ara Hasan Rıza dayanamadı, büyük bir teessür içinde bana:

‘Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor’ dedi.

Saat tam 9’u 5 geçiyordu.”

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri) :”Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm. Sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm.”

Soyak’ın ardından Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe de aynı eli öptü ve yorganın altına koydu. Bu arada Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk’ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de “G.M.K.” (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.

Salih Bozok (yaveri) :

“Hekimler büyük ölünün odasından çıktıkları zaman yüzüm kim bilir nasıl korkunç bir hal almıştı ki operatörü Mim Kemal Bey telaşlanarak:’ Nereye gidiyorsun’ diye sormaya mecbur oldu. ‘Hiç’ dedim, ‘gidiyorum. îşim bitti artık. ‘Fakat Mim Kemal Bey bırakmadı. Kolumdan tutarak aşağı kadar indirdi. Kalbim, iki değirmen taşı arasına düşmüş bir buğday tanesi olsa ancak bu kadar ezilirdi. Ne ağlayabiliyor, ne konuşabiliyor, ne de konuşulanları anlıyordum. Bir ara büsbütün kendimden geçmişim. Odadan deli gibi fırladım.’ Nereye?’ diye arkamdan koştular. ‘Şimdi geliyorum’ dedim. Bundan sonrasını hiç, ama hiç hatırlamıyorum.”

Atatürk’ün Yaveri Salih Bozok, şuursuzca sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. Az sonra içeriden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar içeride onu kanlar içinde buldular. Tabancasından kalbine sıktığı bir kurşunla devrilmişti…

Bir Solukta Boğazınızda Yumruyla Okuyacağınız Atatürk'ün Son 100 Günü

Kaynak:http://onedio.com

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri
Pek çok aile teknolojinin çocuklarını nasıl mahvettiğini duymaktan yoruldu artık. Dijital çağın anne ve babaları çocuklarının dikkatlerini çekmeye yönelik giderek artan rekabetin gayet farkındalar. Ve çevirdikleri her sayfada ya da her mouse tıklamasında çocuk yetiştirme ile ilgili hem en ilerici fikirlerin hem de keşfedilen en yeni kaygıların bombardımanı altında kalıyorlar.

Ancak modernliğin deliliğinin altında “iyi ahlaklı” bir çocuk yetiştirmenin temelleri pek değişmedi.

Ebeveynler çocuklarının hedeflerine ulaşabilmelerini ve mutluluğu bulabilmelerini istiyor. Ancak Harvard’lı araştırmacılar, bunun iyilik ve empati pahasına gerçekleşmemesi gerektiğine inanıyor. Onlara göre bir avuç denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış yöntem, çocuklarınızı olmalarını istediğiniz gibi hedef  odaklı ve aynı zamanda iyi ahlaklı yetiştirmenizi sağlamanın hala en iyi yolu. Ve işte o altı yöntem:

1) Çocuklarınızla birlikte takılın.

Bu, neredeyse her şeyin temeli. Çocuklarınızla düzenli zaman geçirin, onlara kendileriyle, dünyayla ve onu nasıl gördükleriyle ilgili ucu açık sorular sorun. Cevaplarını aktif bir şekilde dinleyin. Sadece çocuğunuzu benzersiz yapan her türlü şeyi öğrenmekle kalmayacaksınız, aynı zamanda onlara başka bir insana nasıl ilgi gösterildiğini ve değer verildiğini de gösteriyor olacaksınız.

african-american-mother-washing-hands-with-her-son-725x483

2) Eğer önemliyse, dile getirin.

Araştırmacılara göre “Her ne kadar ebeveynlerin ve çocuklara bakan kişilerin çoğu çocuklarına bakmanın en büyük öncelilerinden biri olduğunu söyleseler de çocuklar çoğunlukla bu mesajı duymuyorlar.” Bu yüzden bunu onlara söylediğinizden emin olun. Böylece onlar da bunun, kendilerinin de yapmaya devam etmesi gereken bir şey olduğunu bilirler. Ayrıca öğretmenlerinin, koçlarının ve onlarla birlikte çalışan tüm diğer insanların, ekip çalışması ve işbirliği konusunda nasıl olduklarını ve genel olarak iyi bir insan olup olmadıklarını kontrol etmeyi öğrenirler.

3) Çocuklarınıza “nasıl yapılacağını” gösterin.”

Karar alma süreçlerinde bundan etkilenebilecek insanları da göz ardı etmemelerini sağlayacak şekilde ilerleyebilmeleri için yanlarında olun. Örneğin eğer çocuğunuz bir spor dalını ya da başka bir aktiviteyi bırakmak istiyorsa, bu süreçte sorunun kaynağını belirlemek ve takıma olan katkılarını da göz önünde bulundurmak için onları teşvik edin. Ve sonra bırakmanın gerçekten sorunu çözüp çözmeyeceğini anlamalarına yardım edin.

4) Yardımseverliği ve minnettarlığı rutin haline getirin.

Araştırmacılar şöyle yazıyor: “Araştırmalara göre minnettarlık gösterme alışkanlığı olan insanlar yardımcı, cömert, şefkatli ve bağışlayıcı olmaya daha meyilli oluyorlar. Ve aynı zamanda mutlu ve sağlıklı olmaya da.” Bu yüzden ebeveynlerin çocuklarından ev işi istemeye ve küçük kardeşlerine yardım etmelerini söylemeye devam etmesi iyi bir şey. Konu “iyi” davranışı övmeye geldiğinde ise araştırmacılar ebeveynlerin “sadece sıra dışı yardım eylemlerini” övmelerini tavsiye ediyor.

Peach_State_STARBASE_140609-A-HF852-674

5) Çocuklarınızın yıkıcı duygularını kontrol edin.

“Başkalarına değer verme becerisi, öfke, utanma, kıskanma ya da diğer negatif duyguların altında kalabilir” diyor araştırmacılar. Çocukların bu duyguları adlandırmalarına ve üzerine düşünmelerine yardım etmek ve sonra onları güvenli çatışma çözümlerine doğru yönlendirmek , onların başkalarına değer veren birer birey olma yolunda büyük bir adım atmalarını sağlayacaktır. Ayrıca net ve makul sınırlar koymak da oldukça önemli. Bunların sevgiden ve onların güvenliği için olduğunu da anlamalılar.

6) Çocuklarınıza büyük resmi gösterin.

“Hemen her çocuk aile ve yakın arkadaşlardan oluşan küçük bir çevreye empati duyar ve onlara değer verir” diyor araştırmacılar. Buradaki püf noktası, sosyal, kültürel ve hatta coğrafi olarak onların çevrelerinin dışında olan insanlara değer vermelerini sağlamak. Bunu, iyi birer dinleyici olmaları konusunda danışmanlık ederek, kendilerini başkalarının yerine koymaları konusunda onları teşvik ederek ve haberlerde ya da eğlence dünyasındaki (filmler, şarkılar vs.) öğretici anları kullanarak empati pratiği yaparak başarabilirsiniz.

140727-youth-soccer-jms-2251_ec6c68246fc2715f8e2bd5e16161d4be

Araştırma bütün ailelere yönelik bir “moral konuşmasıyla” son buluyor:

“Başkalarına değer veren, saygılı ve iyi ahlaklı bir çocuk yetiştirmek çok zor bir iştir ve her zaman da öyle olmuştur. Ve hiç bir iş daha önemli ya da en sonunda bu kadar ödüllendirici olmamıştır.”

Kaynak:http://merakedencocuk.com/2015/06/harvardli-psikologlardan-iyi-cocuk-yetistirmekle-ilgili-6-oneri/

Politik Sinema dendiğinde Akla Gelen 20 Dokunaklı Film

Bedenin Zaferi: Hunger (Açlık)

hunger2
(Y: Steve McQueen, O: Michael Fassbender, Liam Cunningham, 2008)
Tecrit, tek tip elbise, işkence… IRA mahkûmlarının Maze Hapisanesi’ndeki ‘battaniye’ ve ‘yıkanmama’ protestosunun son adımı, açlık grevidir. 1981’de Bobby Sands önderliğindeki direnişte mahkûmlar İngiliz hükümetine karşı bedenlerini siyasallaştırırlar. Sands ve Rahip Moran’ın açlık grevini tartıştıkları 17,5 dakikalık plan sekans sinema tarihine geçer, hazmı zordur.

Bu Tarihi Unutma: Bloody Sunday (Kanlı Pazar)

bloodysunday
(Y: Paul Greengrass, O: James Nesbitt, Allan Gildea, Gerard Crossan, 2002)
Tarih 30 Ocak 1972. Kuzey İrlanda’da Derry’deyiz. Birazdan insan hakları yürüyüşü başlayacak ve ortalık karışacak. Günlerden ‘Kanlı Pazar’. Askerlerin 14 sivili katledişini anlatan Bloody Sunday, İngiliz hükümetine olaylardan 30 yıl sonra, yeniden soruşturma açtırdı. Hareketli kamerası ile belgesel tadındaki filmin bonusu U2’nun Sunday Bloody Sunday’i akıllara kazındı.

Masumiyeti Kanıtlamak Zordur: In the Name of the Father (Babam İçin)

inthenameofthefather
(Y: Jim Sheridan, O: Daniel Day-Lewis, Pete Postlethwaite, Alison Crosbie, 1993)
Devlet sizi suçlu ilan ederse, masumiyetinizi kanıtlamak için elinizden ne gelir? İşte bu sorunun peşine düşüyoruz ve adalet peşindeyiz. İngiliz hükümetinin yeni anti terör yasasından birkaç gün sonra, Londra’da yaşayan Gerry Conlon, 1974 Guildford bombalamasından sorumlu tutuluyor. Conlon’ın yaşlı babası da suç ortağı sayılıyor. In the Name of the Father, devlete suçsuzluklarını kanıtlamak için 15 yıl uğraşan baba-oğlu ve kelle isteyen devlet, medya ve toplum üçgenini anlatıyor.

Katliamın Sığınağı: Hotel Rwanda (Hotel Ruanda)

hotel-rwanda
(Y: Terry George, O: Don Cheadle, Sophie Okonedo, Ahmed Panchbaya, 2004)
Çok değil 20 sene önce, Ruanda’da bir katliam yaşandı. Hutular Tutsiler’i öldürürken dünya izledi. Çünkü Ruanda, Orta Afrika’da yerini bile bulamayacağımız küçük bir ülkeydi. Hotel Rwanda, karısı Tutsi, kendi Hutu Paul’ün ailesini ve katliamdan kaçanları işlettiği otelde korumaya çalışmasının hikayesidir. “Bir daha Tutsi olmayacağım, öldürmeyin beni.” diyen çocukla ‘öteki’ni sorgulatır, haberlerde katliamı izleyenlerin “Vah vah!” deyip yemeklerine devam edeceğini hatırlatarak utandırır.

Savaş Enkazı: Johnny Got His Gun (Johnny Askere Gitti)

johnny-got-his-gun2
(Y: Dalton Trumbo O: Timothy Bottoms, Kathy Fields, Marsha Hunt, 1971)
Göz, ağız, burun, kol, bacak, yok. Sadece gövde, kafa, bir de hatıralar var.
‘Özgürlük’ ve ‘demokrasi’ için 1. Dünya Savaşı’na katılan Johhny, hastanede kendine geldiğinde et yığınından farksızdır. Sinema tarihinin en savaş karşıtı filminde, Johnny’nin geçmişinde ve hayallerinde dolaşırken onunla birlikte dünyayı, hayatı, ölümü ve savaşı sorgularız. Ufak bir not; yönetmenin kendi romanından uyarladığı film, Metallica’nın One şarkısına ilham verdi; filmin görüntüleri şarkının video klibinde yer aldı.

Ötekileştirmekten Anlaşmak: İki Dil Bir Bavul

iki_dil_bir_bavul
(Y: Orhan Eskiköy, Özgür Doğan, 2008)
“Bugün 1. sınıflar geldi. Türkçe bilmiyorlar. Konuşuyorum, boşa konuşuyorum gibi oluyor. Hiçbir şey anlamıyorlar.”
Urfa’da bir köy okuluna yeni atanmış Kürtçe bilmeyen öğretmen ve Türkçe bilmeyen öğrencileri nasıl anlaşır? İki Dil Bir Bavul bu sorunun peşine düşüyor. Anadilinde eğitim tartışmalarının göbeğinde yer alan, bu toprakların ‘öteki’lerini anlatan film, kurmaca olanaklarını kullanan bir belgesel niteliğinde.

Boyunduruklarından Kurtul: Libertarias (Özgürlük)

libertarias2
(Y: Vicente Aranda, O: Ana Belén, Victoria Abril, Ariadna Gil, 1996)
General Franco liderliğindeki faşistler ve sol güçler İspanya İç Savaşı’nda karşı karşıya geldiğinde, kadınlar kendilerine cephe dışında biçilen rolleri reddettiler. Libertarias, anarşistlerin arasına sığınmak zorunda kalan rahibe Maria’nın kilisenin boyunduruğundan kurtulması ve özgürleşmesi ekseninde ilerlerken kadınlık rollerini ve anarşist blokun tutumunu tartışıyor.

ETA’nın Köstebeği: El Lobo (Kurt)

el_lobo2
(Y: Miguel Courtois, O: Eduardo Noriega, José Coronado, Mélanie Doutey, 2004)
Kurt lakaplı İspanyol ajan Mikel Lejarza, 1970’lerde Bask Ülkesi ve Özgürlük Örgütü’ne (ETA) sızdı ve örgütün dengesini bozdu. Lejarza için verilen ölüm fermanından sonra bütün ETA üyeleri yanlarında onun adını taşıyan bir kurşun taşıdılar. El Lobo, gizli servis tarafından kullanılan ve ortadan kaldırılmak istenen bir muhbirin odağında İspanya’nın siyasi tarihine bakıyor. Gerçek bir olaydan uyarlanan film terörden nemalanan derin yapıları ortaya döküyor.

Bir Suikastın Anatomisi: Z (Ölümsüz)

z
(Y: Costa Gavras, O: Jean Louis Trintignant, Yves Montand, Irene Papas, 1969)
Vassilis Vassilikos’un Z (Ölümsüz) romanından uyarlanan film, ülke ve isimler geçmeden, 1963 yılında Yunanistan’da sosyalist milletvekili Gregoris Lambrakis’e düzenlenen suikastı anlatır. Açılışı “Gerçek olaylarla, sağ ya da ölü olsun gerçek kişilerle olan benzerlikler tesadüfî değildir. Her şey kasıtlıdır.” cümleleriyle, kapanışı ise Yunanistan’da askeri cunta dönemindeki yasakların dökümüyle yapan Z, devletin derinliklerine bir yolculuk gibidir.

Örgütlenin: Bread And Roses (Ekmek ve Güller)

bread-roses
(Y: Ken Loach, O: Pilar Padilla, Adrien Brody, Elpidia Carrillo, 2000)
İsmini James Oppenheim’ın şiirinden alan 1912 ABD grevine göz kırpan film, bir grup göçmen işçinin patronlarıyla mücadelesini anlatır. Hizmet İşçileri Sendikası’ndan Sam Shapiro, temizlik işçileri örgütlerken yasa dışı yollarla ABD’de çalışan Maya ile tanışır. Peki, sendikasız ve güvencesiz emekçiler, kapitalist patronların insafındaki çalışma saatleri ve düşük ücretler sadece Sam ve Maya’nın derdi midir? Ken Loach, Ekmek ve Güller’de işte bu soruya yanıt arıyor.

Allende Devrildiğinde: Machuca

machuca2
(Y: Andrés Wood, O: Matías Quer, Ariel Mateluna, Manuela Martelli, 2004)
Salvador Allende’nin sosyalist hükümeti dönemindeyiz. Bu yüzden fakir Machuca ile zengin Gonzalo aynı okula gidebiliyor. Yine de bu iki çocuğun dostluğu tüm toplum tarafından kabul edilebilir mi? Hele bir de Allende devrilip Pinochet diktatoryası başladığında… Film iki çocuğun gözünden Şili’deki askeri darbeye bakarken, postallarla kısa sürede şekillenen yeni topluma da odaklanıyor.

İşkencelerin Merkezi: Olimpo Garage (Olimpo Garajı)

olimpo_garage2
(Y: Marco Bechis, O: Antonella Costa, Carlos Echevarría, Enrique Piñeyro, 1999)
Arjantin’de 1976-1983 yıllarında “Kirli Savaş” olarak adlandırılan askeri cunta döneminde, binlerce kişi öldü, 60 bin kişi işkenceden geçti, 30 bin kişi kaybedildi. Cuntacı işkencecilerin merkezi Olimpo Garajı’ndan adını alan film, kamerasını o döneme çeviriyor. Fakir çocuklara okuma yazma öğreten, dikta karşıtı militan Maria üzerinden hayatta kalma mücadelesine tanık ediyor bizi.

Türkiye’nin Karanlığı: Sonbahar

sonbahar2
(Y: Özcan Alper, O: Onur Saylak, Megi Kobaladze, Serkan Keskin, 2008)
“Sen şimdi hayatının en güzel yıllarını sosyalizm istedin diye hapiste geçirdin? Sen delisin?” diye sorar Eka, Yusuf’a Sonbahar’da. Yusuf 1997’de henüz 22 yaşında üniversite öğrencisiyken cezaevine girer ve 10 yıl sonra sağlık nedenleriyle tahliye edilir. Politik mahkûmun penceresinden Türkiye’nin karanlık zamanları, F-tipi cezaevleri, açlık grevleri ve Hayata Dönüş Operasyonu ortaya saçılır.

İstenmeyen Başkan: JFK

JFK2
(Y: Oliver Stone, O: Kevin Costner, Kevin Bacon, Tommy Lee Jones, 1991)
“Devletin halk üzerindeki otoritesi savaş kudretine bağlıdır.” Kennedy Ailesi’nin başına gelenler tesadüf müydü, yoksa planlı mı? Amerikan Başkanı John F. Kennedy barış yanlısı tutumundan ötürü büyük silah şirketleri ve derin devletin hedefi mi oldu? New Orleans başsavcısı Jim Garrison, Kennedy suikastını araştırırken bu sorulara cevap arar.
JFK, Amerika’da derin devletin gücünü gözler önüne sererken, devlet politikasının devamı için başkanlarını bile kurban eden sistemi anlatıyor.

İç Savaş İçinde İç Savaş: Land And Freedom (Ülke ve Özgürlük)

land-and-freedom-
(Y: Ken Loach, O: Ian Hart, Icíar Bollaín, Rosana Pastor, 1995)
Liverpoollu işsiz, genç komünist David, İspanya’ya, Franco’ya karşı direnen devrimci harekete yardıma gider. Ancak anti-faşistler ortak bir hedefte birleşemezler ve yaşanan iç savaş içinde iç savaşa dönüşür. Ülke ve Özgürlük, İspanya İç Savaşı sırasında faşizme karşı mücadeledeki stratejik hatalara göz atarken, Stalinistlerin gerillalara düzenli orduyu dayatmasını eleştiriyor.

Ortada Kaldılar: No Man’s Land (Tarafsız Bölge)

no-mans-land-
(Y: Danis Tanovic, O: Katrin Cartlidge, Branko Djuric, Georges Siatidis, 2001)
“Hiçbir şey yapmamak tarafsız kalmak değildir.” 1993’te Bosna’daki savaş sürerken Bosnalı Ciki ve Sırp Nino düşman hatları arasındaki tarafsız bölgede sıkışırlar. Oradan kurtulmak mı, düşmanı yok etmek mi daha önemlidir? Tarafsız Bölge, iki düşman askerinin ironik durumu üzerinden BM’nin ve dünya kamuoyunun Bosna’da olup bitenlere seyirci kalışının hikayesi.

Kasi Az Gorbehaye (Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok)

Kimsenin iran Kedilerinden Haberi Yok2
(Y: Bahman Ghobadi, O: Negar Shaghaghi, Ashkan Koshanejad, Hamed Behdad, 2009)
Evlerin çatılarında, ahırlarda, terk edilmiş depolarda gizlice müzik yapıyorlar. Çünkü İran’da rap, heavy metal ve rock müzik yasak. Ama bu gençler bir harikalar. İran Devrim Muhafızları, onlarla başa çıkamıyor. İran hükümetinden izin alınmadan 17 günde çekilen film, yüzlerce müzisyenin tutuklanarak hapse atıldığı İran’da bir başkaldırı hikayesi anlatıyor.

Duvar

duvar2
(Y: Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz, Ayşe Emel Mesçi Kuray, Malik Berrichi, 1983)
Acımasız gardiyanlar, berbat yemekler, pislik, sefalet, dayak ve tecavüz… 12 Eylül Askeri Darbesi ile Türkiye’de cezaevi koşulları iyice ağırlaşırken tüm ülke bir cezaevine dönüşür. Çocuk mahkûmların ise tek yapabildiği daha iyi bir cezaevine gitmek için dua etmektir. Yılmaz Güney’in Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz romanından uyarladığı Duvar, bu toprakları anlatan en iyi politik filmlerdendir.

La Historia Oficial (Resmi Tarih)

La-Historia-Oficial
(Y: Luis Puenzo, O: Norma Aleandro, Héctor Alterio, Chunchuna Villafañe, 1985)
Kirli Savaş’ın ardından Arjantin, bir lise öğretmeni evlat edindiği kızının geçmişinin izini sürmeye kalkar. Latin Amerika ülkelerine ne kadar da benzer siyasi dönemlerden geçtiğimizi kanıtlar nitelikte bir film. Cumartesi Anneleri’nden haberdar olup da Plaza de Mayo Annelerini görmek ve o bağı kurmak bile yetiyor insana. Ve o müzik.

Klasik Bonusu: Modern Times (Asri Zamanlar)

modern_zamanlar
(Y: Charles Chaplin, O: Charles Chaplin, Paulette Goddard, 1936)
Büyük Buhran yılları. Ekonomik koşullar bozulmuş, makineleşme artmış, açlık, yoksulluk her yerde. Bir fabrikada montaj hattında monoton bir işte çalışan Şarlo tempoya ayak uyduramaz ve koca çarklar arasında neredeyse ezilir. Modern Zamanlar, Fordizme ve kapitalizme söverken zamanının çok ötesindedir.

Kaynak :http://listelist.com/

İnovasyon ve Girişimcilik Nedir?

 

 

 İnovasyon, yeni fikirlerin, olasılıkların değişik bir bakış açısı ile  tanınması ve üretilmesidir. İnovasyon, yeni veya iyileştirilmiş hizmet veya üretim yöntemi geliştirmek ve bunu ticari gelir elde edecek hale getirmek için yürütülen tüm süreçleri kapsar.

 

Yeni veya iyileştirilmiş ürün, hizmet veya üretim yöntemi geliştirme, yeni düşüncelerden doğar. İnovasyon sürekliliği olan bir faaliyettir. Bu nedenle, ortaya atılan, geliştirilerek işler hale getirilen ve sonuçta şirkete rekabet gücü kazandıracak şekilde pazarlanan bu fikirlerin ve sonuçlarının tekrar değerlendirilmesi ve yeni getiriler için yaygınlaştırılarak kullanılması gerekir. Bu sayede doğacak yeni fikirlerse yeni inovasyon faaliyetlerini doğurur. Yaptığımız inovasyonlara patent alarak  fikrimizi  korumuş yani sahiplenmiş  oluruz.

Ayakta kalmak yani rekabet etmek için firmaların inovasyon yapmaları şarttır. Ampul, elektrikle çalışan araba, dokunmatik ekranlı telefon, inovasyonniphone, tablet bilgisayar en çok beğendiğim inovasyonlar.

 

İnovatif olmak için; ileriyi gören, gözlemci,  duyarlı, öğrenmeye açık, meraklı, hayalperest, çözüm odaklı, cesur, araştırmayı seven bir  ruha sahip olmamız gerekir.

İnovasyon, topluma fayda sağlamak yani pozitif değer sağlamak için yapılır.

 

 

Girişimcilik; Etrafımıza farklı bir bakış açısıyla bakma ve bakarken görüp tespit ettiğimiz fırsatları değerlendirme sürecidir. Girişimci, risk alarak yenilik veya geliştirme yapan kişidir. Diğer bir deyişle, girişimci fırsatları gözleyen ve onları bulduğunda her tür riski alarak fikrini gerçekleştirmeye çalışandır. Girişimcilik için fikir üretmek, Ar-Ge yapmak şarttır.

 

Girişimcinin özellikleri; hızlı düşünme, doğru ve hızlı karar alma, kararlı ve azimli olma, güçlü sezgi sahibi, iyi gözlemci, hayal gücü yüksek, kaynaklara ulaşabilecek ilişkiler ağına sahip bireylerden olunmasıdır. Kaynaklar arasında özellikle insan kaynaklarını iyi yönetebilen, düşünme ve muhakeme yetenekleri güçlü, çok yönlü düşünebilen, yeninin kabul edilmesini sağlayacak ikna gücüne sahip olan, iyi iletişim kuran, bağımsız düşünebilen, esnek, yaratıcı, kendine güvenen, dayanıklı ve ısrarcı, başarılı olma isteği yüksektir.

 

Bir girişimcide bu özelliklerin büyük kısmı rahatlıkla gözlemlenebilir. Ama girişimcilik için sadece fikir üretebilmek yeterli değildir.

Kaynak:kobitek.com

 

İnovasyon ve Girişimcilikte Google Yaklaşımı