Çizgiyi Kısaltmak

Öğretmen sınıftaki zeki ama aynı zamanda kıskanç öğrenciye sordu:

“Niçin arkadaşlarını çekemiyor, onların yaptıklarını bozup kavga ediyorsun?”

Öğrenci:

“Çünkü, onların beni geçmelerini istemiyorum. En iyi ben olmalıyım!” dedi.

Öğretmen masasından kalkıp, eline bir parça tebeşir aldı ve 15 cm. uzunluğunda bir çizgi çekti. Öğrencinin yüzüne bakıp bu çizgiyi nasıl kısaltırsın diye sordu. Öğrenci bir süre bu çizgiyi inceleyip çizgiyi birçok parçaya bölmekte olan birkaç cevap verdi. Öğretmen cevapları kabul etmedi ve yere ilkinden daha uzun çizgi çekti. 

Öğretmen:

“Şimdi birincisi nasıl görünüyor diye sordu?”

Öğrenci:

“Daha kısa” dedi. Başını eğdi.

Öğretmen:

Bilgini ve yeteneklerini arttırarak kendi çizgini uzatman rakibinin çizgisini bölmeye çalışmandan daha iyidir” dedi.

DOSTLUK

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği, bir kazada birlikte ölmüşlerdi. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar. Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengârenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:

“Affedersiniz… Burası neresi?”
Kadın ona gülümsedi:
“Burası Cennet, efendim.”

Adam bunun üzerine sevinçle:
“Harika!” dedi. “Peki bana biraz su verebilir misiniz? Ge rçekten çok susadım.”
Kadın cevap verdi:
“Tabi efendim, içeri girin… İçeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz.”
Adam köpeğine döndü:
“Hadi oğlum içeri giriyoruz,” diyerek kapıya yürüdü… Ama kadın onu birden durdurdu:
“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Hayvanları içeri almıyoruz…”

Bunun üzerine adam bir an durdu; düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular. Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla, yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı…

Adam sordu:
“Affedersiniz. Bana biraz su verebilir misiniz?”
Dede:
“İçeri gel.” dedi. “Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var…”
Adam sordu:
“Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?”
Dede:
“Tabii…” dedi. “Çeşmenin yanında köpeğ inin de su içebileceği bir kâse bulacaksın…”

Bunun üzerine adam kapıdan girdi. Biraz yürüdükten sonra sağ taraftaki çeşmeyi buldu. Adam çeşmeden, köpek de oradaki kâseden kana kana içerek susuzluklarını giderdiler.

Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:
“Su için çok teşekkür ederim. Peki, burası neresi?”
Dede:
“Burası Cennet.” dedi.

Bunu duyan adam şaşırdı:
“Ama nasıl olur? Az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler.”
Dede:
“Şu rengârenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?” dedi. “Orası Cehennem.”

Adam iyice şaşırmıştı:
“Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz?”

Dede gülümsedi:
“Kızmıyoruz. Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet’ten uzak tutuyorlar.”

Dostlarınızı Yarı Yolda Bırakmayın.

(ALINTIDIR)

Geleceğini Biliyordum

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,

-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.

Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.

Siperdeki diğer arkadaşı;

-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.

-Değdi, dedi, gözleri dolarak,

-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?

-Yine de değdi.

Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.

Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.

Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

“Geleceğini biliyordum”

Kelebek ve Papatya

 

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerinihayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.

Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden “Ne muhteşem bir çiçek” diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

“Merhaba” demiş papatyaya, “sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.”. Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna veppatya
“Merhaba” demiş, “ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.”
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; “Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek” demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. “Neden” demiş. “Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?”. “Hayır” demiş kelebek. “Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim.”

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya “Sevi seviyorum”
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece “Bende…”
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

papatyİçinden “Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim.” diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, “seviyormuş” diye geçirmiş içinden.


İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:

“Seviyor, sevmiyor?”

Mutluluğun peşinden gitmek

gitmek

 

 

 

 

 

500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı
durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar
verdi. Herkese bir balon vererek başladı.
Herkes gazlı kalemle balonuna adını
yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve
bir odaya kapatıldı.
Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde
üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları
söylendi. Herkes deli gibi kendi adını
aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir
birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı
oluştu.
5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu
bulamamıştı.
Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon
almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o
balonu vermesini söyledi. Bir kaç dakika
içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu.
Konuşmacı dedi ki: “Yaşamımızda bunu
görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor
ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim
mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda
gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size
gelir. Ve insanların yaşam amacı da
budur…mutluluğun peşinden gitmek.”

 

Aşk ve Zaman

aaa

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: mutluluk, üzüntü, kibir, bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dâhil.

 

      Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş. Aşk, “Zenginlik, beni de yanına alır mısın?” diye sormuş.Zenginlik, “Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok.” demiş.

        Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir’ den yardım istemiş. “Kibir, lütfen bana yardım et!”, Kibir “Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin.” diye cevap vermiş.

       Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: “Üzüntü, seninle geleyim.” Üzüntü “Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var.”

        Mutluluk da Aşk’ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk’ın çağrısını duymamış.

Aşk, birden bir ses duymuş. “Gel Aşk! Seni yanıma askalacağım…”Bu Aşk’tan daha yaşlıca birisiymiş.

           Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk’a yardım eden yoluna devam etmiş.

         Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi’ye sormuş: “Bana yardım eden kimdi?” Bilgi “O, Zaman’dı” diye cevap vermiş. 

         “Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?” diye sormuş Aşk.

             Bilgi gülümsemiş: “Çünkü sadece Zaman Aşkın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir…”
 
 
 
askk

Sizin paraşütünüzü kim hazırlıyor?

paraşütCharles Plumb Vietnam’da savaşmış Amerikalı bir savaş pilotuydu. 75 başarılı sortiden sonra, uçağına isabet eden bir füze tarafından vurulmuştu. Uçak tam düşecekken, fırlatma kolunu çekerek uçaktan atlamıştı. Paraşütü açılmış, sağ olarak yere inmiş ancak düşman eline geçmişti. Yakalandıktan sonra, altı yılını Vietnam hapishanesinde geçiren Plumb, sonunda bu zor dönemi atlatarak özgürlüğüne kavuşmuştu.

Şimdi ise yaşadığı bu önemli deneyimin yaşam dersini, verdiği seminerlerde dinleyicileriyle paylaşmakta.

Bir gün Plumb ve karısı bir restoranda otururlarken, yan masada oturan adamlardan biri yanlarına gelir ve şöyle der: – Seni tanıdım, sen Plumb’sın. Sen Kitty Hawk savaş gemisinden savaş jetiyle Vietnam’a uçan kişisin. Ve orada vuruldun. – İnanamıyorum. Bu imkansız nasıl bunu bilebilirsin?, der Plumb. – Çok iyi biliyorum. Çünkü senin paraşütünü ben hazırlamıştım. Plumb büyük bir sevinç ve minnetle ayağa kalkar ve ona sarılır. Adam “Sanırım paraşüt sana bir problem çıkartmamış” der.

Plumb ise “Eğer çıkartmış olsaydı bugün seninle burada konuşuyor olamazdım” diye cevap verir. Plumb o gece hiç uyuyamaz, hep o adamı düşünür durur. Acaba deniz kuvvetlerindeyken nasıldı? Kime benziyordu? Beyaz şapkası, lacivert fuları, metal düğmeli ceketiyle yüzlercesinin arasından onu nasıl ayırt edip hatırlayabilecekti. Kim bilir kaç sabah onu görüp ona, bırak “Nasılsın” demeyi nasıl “Günaydın” bile demediğini düşündü. Ne de olsa o bir savaş pilotuydu, diğeri ise sıradan bir denizci.

O denizci kim bilir günde kaç saat, geminin karanlık hangarında, tahta masaların üstünde, onca ipi ve ipek kumaşları bir cerrah titizliğiyle katlayıp paraşütleri hazırlıyordu. Kim bilir kaç kez elleri bir başkasının kaderini örüyordu. Kim bilir bu eller kaç kez başkasının yaşama tutunmasına yardımcı olmuştu. Üstelik bu kişilerin kim olacağını hiç bilmeden. Şimdi ise Plumb, seminerlerinde her gün şu soruyu soruyor: “Sizin paraşütünüzü kim hazırlıyor? Herkesin etrafında, onun için bir şeyler yapan, onun hayatını kolaylaştıran, değerli kılan birileri vardır. Sizin paraşütlerinizi hazırlayan kimler?” Ve ekliyor: “Düşman tarafına düştüğümde sadece bir paraşütüm yoktu. Birçok paraşütüm vardı.

Fiziksel paraşütüm, zihinsel paraşütüm, duygusal paraşütüm ve spiritüel paraşütüm benimle birlikteydi. Bunların desteği olmasaydı güvende olamazdım ve başaramazdım”. Bazen gündelik yaşam kavgasının içinde yer almak, bize yaşamda neyin önemli olduğunu unutturmaya yetiyor. Bizim için iyi bir şeyler yapanlara, kendisi ve başkaları için bir şeyler yapanlara ve başaranlara, bir ’merhaba’yı, ’nasılsın’ı, ’teşekkür ederim’i, ’tebrikler’i söylemeyebiliyoruz.

Oysa unutulan bu küçük kelimelerin anlamları ’onlar’ için çok büyük olduğu gibi, bizim için de çok büyük olmalı. Yapılanı takdir etmek? Kaçımız becerebiliyoruz bunu, samimiyetle cevap verelim. Kaçımız bizim hayatımızı kurtaran ve kolaylaştıran kişileri tanıyor ve onlara minnet duymayı biliyoruz. Bu değerler aynı zamanda bizi ’insan’ yapan değerlerdir. Bu hafta, bu ay, bu yıl bitmeden lütfen siz de, sizin paraşütünüzü hazırlayanlara hiç değilse bir teşekkür etmeyi unutmayın. Başkalarının paraşütünü siz hazırlayın ve onları yaşama bağlamayı deneyin.

Unutmayalım ki, herkesin paraşütünü kullanacağı bir gün vardır. Ya bugün ya yarın ama mutlaka bir gün.

Yazar: Pembe Candaner
Kaynak: http://Sabah işte insan.

ÖFKELENİNCE NEDEN BAĞIRIRIZ ?

öfke

Yan yana duran iki insan birbirine neden bağırır? Öfkelenince neden yüksek sesle konuşuruz? Sükunetimizi kaybettiğimiz için mi bağırarak konuşuruz yoksa bambaşka bir nedenden dolayı mı?

 

 

Sorunun yanıtı bir bilgelik öyküsünde saklı:

 

bağırmak

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız?

 

O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş.

 

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış:

“İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş:

“ Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin.Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.” (Alıntıdır)

Öfkenin başlangıcı çılgınlık, sonu pişmanlıktır.

(Thomas Carlyle )

K­ral çıp­lak!

kral 1

     Ülkenin birinde giyimine düşkün, kendini beğenmiş bir kral varmış. kendini çok akıllı sanan kral, giyim kuşamdan başka bir şey düşünmezmiş.

Günlerden bir gün komşu ülkenin kralı kendisini ziyaret etmek istediğini bildirmiş. Elbette ki, bizim kralın ilk aklına gelen yine ne giyeceği olmuş, hemen adamlarını çağırtmış.

-“Tüm dünyaya haber gönderin” demiş. “Öyle bir elbise istiyorum ki, dünyada bir eşi daha olmasın, bana böyle bir elbise dikecek terziyi zengin edeceğim, misafirlerimi karşılarken bu elbiseyi giyeceğim.”

Kısa bir süre sonra, haber her yana yayılmış. en iyi terziler, ellerindeki kumaşlarla, saraya gelmişler. Hepsi yapacaklarını krala anlatıyormuş  ama kral anlatılanlardan hiç birini beğenmiyor;

-“Çok daha güzel olmalı!” diye bağırıp duruyormuş.

Sonunda çok genç bir terzi çıkmış kralın karşısına.

-“Sen ne getirdin bakalım” diye sormuş kral. Terzinin genç ve tecrübesiz duruşu kralın umudunu iyice kırmış.

-“Benim getirdiğim çok özel sevgili kralım” demiş genç terzi. “Size öyle bir kumaş dokuyup, öyle bir elbise dikeceğim ki, sizden önce kimse böyle bir elbiseyi giymemiş olacak.”

Kral bu sözlere çok şaşırmış.

-“Ancak bir şartım var” demiş genç terzi. “Giysiyi bitirene kadar işimize hiç kimse karışmayacak.”

Kral aradığını bulmanın sevinciyle kabul etmiş bu şartı. Hemen iki kese altın verip;

-“Çabuk olun o zaman!” diye emretmiş.

Genç terzi hemen başlamış çalışmaya. ertesi gün iki kese altın daha istemiş kraldan. Kral hiç itiraz etmeden vermiş altınlarını. Aradan günler geçtikce, kral genç terzinin dokuduğunu söylediği kumaşı merak etmiş sonunda dayanamayıp, çalıştığı odaya girmiş. Genç terzi tezgahın başında harıl harıl çalışıyormuş. Kral sessizce bir süre izlemiş, bir şey göremeyince;

-“Demek bunca zamandır boş oturdun ha!” diye kükremiş. “kese kese altınları ben boşuna mı verdim sana!”

Terzi sakin ve kendinden emin;

-“Saygıdeğer kralım” demiş. bu kumaşı sadece akıllı insanlar görebilir. bakın ne kadar da güzel oldu.öyle değil mi?”

Kral ne diyeceğini şaşırmış, aptal durumuna düşmemek için;

-“Evet evet çok güzel” demek zorunda kalmış ve hızla çıkmış odadan.

Kralın elbisesi şehirde kulaktan kulağa dolaşır olmuş. “Sadece akıllılar görebilir!” İnsanların merakı bunu duydukça daha çok artıyormuş. sonunda tören günü gelmiş. Halk toplanmış, hazırlıklar bitmiş. Terzi kralı soymuş ve gerçekten varmış gibi üzerine bir elbise giydirmiş. sonrada karşısına geçip;

-“Çok şık oldunuz efendim” “muhteşemsiniz.”demiş.

Kral genç terzinin bu iltifatları karşısında, aynada gördüğü çıplak bedene hiç aldırmadan;

-“Eline sağlık, çok güzel olmuş” demiş.

Kral yeni elbiseleri ile çıkmış saraydan. dışarda toplanan halk, kralı çıplak görünce çok şaşırmışlar. Ama kimse cesaret edip krala gerçeği söyleyememiş.

               Birden küçük bir çocuk haykırmış;

-“Kral çıplak kral çıplak!”

Ardından cesaretlenen halk, gülmeye başlamış. Kral geç de olsa gerçeği böyle acı bir şekilde anlamış.

kral

           “Kıssadan hisse” bu hikaye çoook şey anlatır.

              Demekki:  

     1.İnsanlar(siyasetçiler) kendini pohpohlayan insanları sever ve onlara inanır.

2.İnsanlar(sindirilmiş halk) güçlülerden korkar.

3.Çocuklar asla kimseden korkmaz. 🙂

Kral çıplak diye bağıranların çoooooook  olduğu güzel günlere…

Cömert Ağaç

 

cömertağaçBir zamanlar bağışlayan bir ağaç vardı. Bir oğlan çocuğunu çok sevdi.

Çocuk her gün gelip oynardı,

dallarında sallanır, gölgesinde uyurdu.cömert22

Tüm yaz boyunca saatlerce gülerdi.

birbirlerini çok seviyorlardı, ağaç mutlu ve memnundu

 

Ama bir gün çocuk büyüdü ve geldi dedi ki;

Birşeyler alabilmem için bana biraz para verir misin ?

 
Ağaç:
-Benim param yok, dedi ağaç, sadece meyvelerim, dallarım ve yapraklarım var.
Ama benim elmalarımı al, çocuk, ve onları şehirde sat.
Çocuk yaptı, ağaç mutlu ve memnundu.
Yakın bir zaman sonra çocuk geldi ve ağaca dedi ki;
Ben artık bir erkeğim, yuvam olacak bir eve sahip olmalıyım.
cömert1Sana bir ev veremem dedi ağaç, benim evim orman
Ama benim büyük dallarımı keserek kendine bir ev yapabilirsin.
Çocuk yaptı, ağaç mutlu ve memnundu.
Zaman geçti çocuk gözünde hüzünle geri geldi.
Hayatım çok boş, mutsuz, dedi çocuk, biraz heyecana ihtiyacım var.
Sana gövdem dışında verebileceğim hiçbir şey yok, kes onu
ve kendine bir kayık yaparak gez onunla.
Çocuk yaptı, ağaç mutlu ve memnundu.
Yıllar sonra çocuk geri geldi, ikisi de yaşlanmıştı

Eğer bir başka şey istiyorsan inan sana verebilecek 

hiçbir şeyim kalmadı
Sana bir şeyler verebilmeyi inan çok isterdim, ama gerçekten sana verebileceğim hiçbir şeyim kalmadı.
Artık sadece yaşlı bir kütüğüm dedi ağaç.
Oğlan, benim artık hiçbir şeye ihtiyacım yok, sadece dinlenebileceğim huzurlu bir yer
diyerek fısıldadı bitkin bir gülümsemeyle.
İyi  öyleyse dedi ağaç, yaşlı bir kütük bunu için çok iyidir.cömertson
Gel çocuk, gel ve dinlen biraz dedi ağaç.

Çocuk yaptı, ağaç mutlu ve memnundu.

 

 

 

 

Belki günümüz vahşi yaşantısına uygun değil ama:

Shel Silverstein’in bu öyküsü :  Almadan vermeyi, karşılıksız olsa da sevmeyi, vermenin bir mutluluk sebebi olabileceğini anlatmakta.

 

 

.